9 Ekim 2021 Cumartesi
yazamamayı yazmak
Kötü günlerden geçiyoruz. İyi gelen şeyleri hatırlamalı,
onlara sarılmalı. İlki yazmaktı. Yazmayı özlüyorum. Yazamıyorum. Yazıyorum
işte, ama yazamadığımı hissediyorum. Anlatamadığımı, anlatamayacağımı, sözlerimin
kendim için, başkaları için ve dünya için değerini sorgulayarak, düşünüyorum.
Eskiden nasıl yapardım? Anımsamaya çalışıyorum. Eskiden, ne zamandı? Nerede
bitti? Hangi anda, nasıl söndü? Bir şey mi oldu, bir şeyler mi oldu ya da
hiçbir şey olmadığından, olamadığından mı uzun süredir? Ne çok şey yaptın, yapıyorsun
diyorlar. Neden böyle hissedemiyorum? Kendimi takdir ediyorum sanki ama
edemiyor muyum? Neden hissedemiyorum? Eskiden hissettiklerim beni defterin,
bilgisayarın başına oturtur ve beyaz sayfaya akarlardı. Kim okuyacak ve nasıl
düşünecek demeden, kendim için, iyi gelen şeydi. Bu yazımsı bir dilek olsun,
dileğimsi bir yazıcık. Haydi yeniden yazmaya, yazabilmeye, yazabileceğime inanmaya başlayayım ufak ufak. Ağır ağır, adım adım. Her zamanki gibi, yaşamak gayretiyle, hayatta kalmanın anlamını genişletme gayretiyle. Umarım...
26 Ağustos 2020 Çarşamba
doğumgünü
"Değişmişiz ve değişmemişiz". Kendimden alıntı, günün temasına uygun. Yaşlanıyorum. Ve artık yazamıyorum. Çünkü güzel günler artık kaydedilemeyecek kadar an be an yakalanmaya layık ve kötü günleri de kısa sürsünler diye yazmamalı, ertesi güne sanki yeni bir günmüş gibi uyanabilmek için. Şunu biliyorum: Artık çok az sayıda kişinin doğumgünleri ezberlenmeye değer çünkü kayıtları sosyal medya tutuyor. Ama kutlamalar hız kesmiyor tabii, bilakis. Bugün doğumgünüm. Arayanlar annem, anneannem, teyzem. Üç çevrimdışı anımsama. Mesafemi istikrarla koruduğum ailem yalnızca. Ya kucak kucak açıldığım, rüya rüya seslendiğim, şarıl şarıl akıttığım, ay ay takvim takvim beklediğim arkadaşlık? Buna rağmen hayatımın değeri olduğunu iddia edebilir miyim? Benimkisi yaşamaya değer bir hayat mı gerçekten, sırf böyle sorulardan haberim var diye? Kişisel olan, yoktur. Onay yoksa, çağırılma yoksa, hayat da yok. Ben buradayım, ya siz nerdesiniz?
24 Aralık 2019 Salı
society
It's a mystery to me
We have a greed
With which we have agreed
We have a greed
With which we have agreed
You think you have to want
More than you need
Until you have it all you won't be free
More than you need
Until you have it all you won't be free
Society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
I hope you're not lonely without me
When you want more than you have
You think you need
And when you think more than you want
Your thoughts begin to bleed
You think you need
And when you think more than you want
Your thoughts begin to bleed
I think I need to find a bigger place
'Cause when you have more than you think
You need more space
'Cause when you have more than you think
You need more space
Society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
Society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me
I hope you're not lonely without me
Society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me
There's those thinking more or less less is more
But if less is more how you're keeping score?
Means for every point you make
Your level drops…
But if less is more how you're keeping score?
Means for every point you make
Your level drops…
Türkçe diline çevir
3 Aralık 2019 Salı
dans salgını
"14 July 1518 – Somewhere amid the narrow lanes, the congested wharves, the stables, workshops, forges and fairs of the medieval city of Strasbourg, Frau Troffea stepped outside and began to dance. So far as we can tell no music was playing and she showed no signs of joy as her skirts flew up around her rapidly moving legs. To the consternation of her husband, she went on dancing throughout the day. And, as the shadows lengthened and the sunset behind the city’s half-timbered houses, it became clear that Frau Troffea simply could not stop. Only after many hours of crazed motion did she collapse from exhaustion. Bathed in sweat and with muscles twitching, she finally sank into a brief restorative sleep. Then, a few hours later, she resumed her solitary jig. Through much of the following day she went on, fatigue rendering her movements increasingly violent and erratic." (pp. 1–2)
17 Kasım 2019 Pazar
Ev: bir sığınma meselesi
Evden anladığımız nedir? Bu karışık bir soru. Sevgi-nefret ilişkisinin tasviri karışıktır. Ama her karışıkta bir çözülme ihtimali yatar. Bu yüzden güzeldir ev üzerine konuşmak, yazmak.
Ev hem bir olgu hem de bir kurgu olarak hayatımızda.
Eve dair imgelemimiz onun içkin bilgisine ulaşmamıza yetmiyor elbet. Yine de
evini anlatmak ister insan, onun içinde oluşturduğu özgün hafızayı. Eski
evlerimiz örneğin, içinde birtakım
yaşantılar bırakılmış bina bölmeleri. Bazen birinin yakınından geçilir. Boyası,
perdeleri, pencereleri değişmiştir. Geçmiş kimlikler ve benlikler hatırlanır.
Neydik, ne olduk? Nerdeydik, nereye geldik? Ev yerinde durur durmasına ama onun
fikri, bizdeki “ev” fikri hayat çizgimiz üzerinde yolculuğunu sürdürmekte. Evlerimiz
değiştikçe, eve dair fikrimiz değiştikçe, onu kuruşumuz, yaşayışımız da
değişiyor.
Aile evi, sürdürmek üzerine kurulu, doğurarak,
alışarak ve sıkılarak artık bireyliğimizden geçmemizi salık veren çatallı bir
ses çoğu zaman. Baba evi, işten gelinen, işten gelenin karşılandığı, gerilen,
katılaşan, bağışlanan, aile olunan bir yer. Anne evi, kurulmuş bir anneliğin
dokuduğu geçmiş ve eşyalarla aslen ona sığınılırken kalınan yer. Öğrenci evi,
düşüncelerin, sorguların, endişelerin toplaşıp dağıldığı ve zaman zaman
paylaşıldığı, varlık ve yoksunluğun birleşik, dağınık mekanı.
Böyle bildik kurgular arasından bizi çekip
çıkaracak, tam tamına bizi anlatacak bir ev fikri nasıl olabilir?
Hapishane çağrışımından, bunaltı hissinden
temizlenmiş, esasını bulmuş bir ev. Üstümüze kapanmayan, bizi açan bir ev.
Benim evim ya da bizim evimiz esasını bulmuş “ev” benim için. Bu türlü bir ev,
sığınak fikrini güzel kılıyor. Sığmak ve sığınılmanın mekanı olarak kurgulanan
ev düzen içinde düzensizlik ve göçebelik ihtimaline açık kollarıyla kapıdan
girer girmez kucaklıyor. Yeni ritüellere kışkırtan bir tarafı var. Hayat
ödevlerini kendi zamanlarında, kendi usulünce yapmakla “babasız da
yapabilme”nin ev hali. Bozulan ve kırılan eşyalardan, eşyaların sonlu
doğasından korkmamak anne evinde anneye sığınmanın yarattığı gelecek korkusunu
yenmenin en hoş yollarından biri. Öğrenciliğin, “mekanım” fikrine
derinleşemeyen aklıdışardalığından da epeyce uzak. Aile düzeninin açık veya
örtük dikteciliğine bulanmayan. Cismiyle olduğu kadar fikriyle de açık bir kıta
burası.
Yeni bir “ev”, eğer gerçekten bizim
kılabiliyorsak, yeni bir hayata başlamanın en harika patikalarından biri.
Odadan odaya, eşyadan eşyaya, sokaktan sokağa, kedilere, komşulara, yeni
tınılara ve yeni ilişkilere gebeliğiyle yepyeni bir yol. İçten dışa bir
sığınak. Biri bize hükmedercesine sığınmadan, içine sığınma zorunluluğuyla
girmediğimiz, ebedi kurallardan azade bir sığınak bu.
***
“Evimiz”de kurallar yoksa, ne olabilir? Dantel
örtüler. Muşambalar, kir tutan kumaş örtüler de. Eşyalar eski ve gıcır gıcır,
ucuz ve pahalı, indirimli veya değildirler. Kirlenirler, yıkanırlar veya
yıkanmazlar, lekeleri çıkar, lekeleri kalır. Bazen kırılırlar, sayıları artar
ya da azalır.
Evimizde “kötü alışkanlıklar” olur. Burada
alışılmadıklar ve yeni alışkanlıklar gönül rahatlığıyla doğar. Uykusuzluk ve
derin uykular. Kaçırılan toplantılar, son anda yakalanan vapurlar, unutulan
görevler ve hatırlanan arzular. “Ne istiyorum? Ne istiyordum? Sonra ne
isterim?” Soruların dış güçlerce sorgulanmadığı bir özel alanda bunlar
rahatlıkla sorulabilir.
Ev, özel eşyalarla geçmişi toparlar,
sorulara bazı yanıtlar sunar, yeni sorular sorar. Anı defterleri, okul
defterleri, not defterleri, anekdot defterleri, ajandalar, hesap defterleri,
bunalım ve ilham defterleri. Sarı tonlarda aile fotoğrafları, otomatik çekim kaçak
tatil fotoğrafları, merak, şaşkınlık ve vicdan muhasebesi kokan sokak
fotoğrafları. Üst üste dizip tüm geçmişi, yukardan şöyle bir bakmak gündelik
perspektifi devirir, göz hizasından görünmeyenleri gösteriverir.
Böyle bir evde ruh ve beden sağlığı
sterilize olunmadan sağlanır. Haplar, bitkiler, kafa dinlemeler aynı güçte
ilaçlardır. Pislik, temizlik kadar, temizlik de dağınıklık kadar kurtarıcıdır.
İyileşmek için bazen yatılmaz; kalkılır, zıplanır. Günün ve aklımızın söylediği
söz neyse odur tedavi.
Burada mutluluk kronometresiz, geniş
vakitlerde aranır. Büyümek, yaşlanmak veya ölmek, birer kariyer sorunu olmaktan
çıkar. Yürümek, koşmak, eylemek ya da durmak. Hepsi olur, hepsi bizi oldurur.
Bünyenin kendi doğrusunu bulmayı kendisine deneye tökezleye öğrettiği bir
sığınak olur ev; dura dura, yapa yapa, düşüne düşüne.
Yaşamın kendisi gibi sürebildiği bir evde,
kimler yaşar? Canlılar. Hayvanlar, bitkiler ve insanlar. Tek, çok, yeni ya da
eski canlılar yaşar, sıranın önemi yoktur. Müzik, resim ve plastik sanatlar
kadar el işleri, mutfak işleri de yerleşebilir, sınırlama yoktur. Kitap, gazete, dergi ve broşürler de
karikatürler kadar yaşar. Bahçe yaşar ve bahçedeki çamaşır ipleri de aynı
derecede canlıdır. Başka kim ıslak bir çamaşırı bir saatte kurutabilir? Burada
değer verilmez, alınmaz, vardır sadece.
İnsanın bir sığınma özgürlüğü varsa eğer,
her şey sadece kendisi olarak yaşanabilir.
***
“Yurtsuzluk iyidir” der bazıları, “Yuvasızlık
iyidir.” Yurt, yuva, sığınmak nedir? Anlamları biz verebilirsek eğer, yurt da,
yuva da bizimdir. Onurumuz gibi, bedenimiz gibi, evimizi de biz
tanımlayabilirsek, tanımlarımızı çerçeveleyip duvarımıza asarız, istersek.
Sonra o çerçeveleri de keser atarız, istersek. Hayatımızın kökü bizdeyse eğer,
onu ister kurutur, ister havaya salarız, ister yuvamıza. Kapılar açıksa,
irademizin kolları bağlanmamışsa, o zaman çıkıp gitmek, çekip gitmek kadar
dönmek de güzeldir.
23 Mayıs 2018 Çarşamba
varoş
Yayınlanmamış haberler #5
Varoşta sağlık ocakları, mahalle ruhunun kaynadığı en önemli duraklardan. Hastaların çoğu çocuk ve yaşlı, anneler endişeyle birbiri ardına görevlilere sorular yöneltiyor. Görevliler sağlık hizmeti verirken bir yandan dert ortağı ve eğitimci gibi çalışıyor. Halk farklı nedenlerle devlet hastanelerine gitmekten imtina ediyor. Acil bir durum olmadıkça her türlü soru ve sorunları için sağlık ocağına başvuruyorlar.
Piyalepaşa Sağlık Ocağı'nın kapanmasına az kalmış, sakin saatler. Görevliler şimdi mahalleye iğne yapmaya çıkıyor. Bir tanesi, çıkmadan az önce aceleyle anlatıyor: "Çoğunluk yeşil kartlı. Genelde romatizmal ve psikolojik sorunlarla gelirler bize. Ayrıca tansiyon, şeker, soğuk algınlığı. Grip de çok fazla, özellikle çocuklarda. Burası çok doğurgan bir mahalle, bol miktarda gebe ve anne var. İnsanlar çok inançlı burada. Çoğu hapla iyileşmeyeceğini düşünüyor, iğne istiyorlar illa. Geçenlerde organ bağışı haftası vardı. Evlere gidip anlatmak istedik, kimse bilgi almak istemedi." O çıkınca, bir başka görevli sohbeti devralıyor. "Psikolojik rahatsızlıklar arasında orta dereceli depresyon çok" diyor. "Aile içi şiddetten oluyor genelde. Erkekler gamsız, kadınlar daha sorumlu, bütün işlere onlar koşturuyor; o yüzden de en fazla hastalık çeken onlar. Dertlerini çok anlatmazlar, üstü örtülü, kısa geçerler. Çoğu anti depresan alıyor ama onu da düzenli kullanmıyorlar. Sıkıntıyla bağlantılı migren çok. Akraba evlilikleri yüzünden epilepsi de çok yaygın."
'Gerçek fakir seslenmez'
Görevlinin gözlemlerine göre, evlilikler 15 yaşından başlıyor, çoğu kadın da en geç 20'li yaşların başında evleniyor. Kadınlar genelde ev hanımı, kalanı konfeksiyon veya markette çalışıyor.
Ailelerin doğum kontrolü uygulamaya çalıştıklarını anlatırken, "Yine de iki üç çocuk vardır herkeste" diyor. İnsanların kabalığından ve bilgisizliğinden dertli: "Çok yoruluyorsun burada, anlatamıyorsun. Çoğunun okuma yazması yok. Başkasının defterini getirip imzalamanı isteyen çok, imzalamazsan kavga çıkıyor. Bekletildiğini söyleyen biri geçen gün kavga çıkardı. Esnaftan yardım isteyip dışarı çıkardık. Bedava olduğu için, insanlar ihtiyaçları olmasa da kan tahlili, kolesterol ölçümüne geliyor sık sık. 18 yaşın altındakilere ebeveyn olmadan bakmamaya çalışıyoruz ama 12 yaşındaki çocuklarını yolluyorlar. Arada cüppeli adamlar da gelir, soru sorarlar ama asla göz teması kurmazlar." Kadınlarda fazla yükten çeşitli hastalıklar çıktığını o da doğruluyor. "Erkekler kendilerine bir şey oldu mu koşarak gelirler, eşlerine olduğu zaman 'Bir şey olmaz' derler. Çok fazla anemi(kansızlık) var, çoğunlukla kadınlarda; uykusuzluktan, yorgunluktan, vitaminsizlikten."
Görevli, "Parası olmayanlara mümessillerin bıraktıkları ilaçları da hayır kurumu misali dağıtıyoruz" diye yoksulluğa dem vururken, doktoru bekleyen bir kadın hasta lafa karışıyor: "Fakir seslenmez kızım. Dışarı çıkıp konuşan, ağlayanlar yırtılmışlardır. Gerçek fakir çıkıp, 'Ben fakirim' demez. Kan kusar, kızılcık şerbeti içer." Belkıs 51 yaşında, Gaziantep'ten geleli on yıllar olmuş, eşinden ayrılalı da epeyce zaman geçmiş. Bir oğlu askerde, diğer yanında, kızı ise evli: "İki sene evvel evlendirdim, mecbur borçlandık. O zamandan beri soğukta oturmaktan bronşit oldum. Ondan geldim buraya da. Dört tane ilaç yazdılar, alamıyorum, 60 YTL. Burdaki doktor da 'Onları mutlaka alman lazım' dedi. Bezginim çok, canım bir şey yapmak istemiyor kalkıp. Ne yapacağım ki?"
Önce çocuklar, ilk adres sağlık ocağı
Bağcılar Yeni Mahalle'de Sağlık Ocağı ana baba günü. Saat 11.30, 'öğlenci'lere sıra numarası verilmeye başlanıyor ama bekleme salonunda sabahtan kalanlar bekliyor. Çoğu çocuklu kadınlardan oluşan kalabalık dar koridora zor sığıyor. Bekleyenlerden bir kadın, altı yıldır şeker hastası olduğunu anlatıyor. Sağlık ocağında tedavisinin başladığını öğrenince hemen gelmiş, çünkü yıllardır devlet hastanelerinden çok çekmiş. "Üç ayda bir kontrol yapılması gerekiyor ama ben bir yıldır yaptıramadım" diyor, "Hastaneden randevu almak mümkün değil. Her zaman telefonu düşüremiyorsun, düşürdüğünde dolu diyor. Gidince de vermiyorlar." Sağlık ocağının az ilerisinde, cadde üstünde Dost Eczane var. Sahibi eczacı Zekiye Dirker, yedi yıldır bu mahallede çalışıyor. En çok çocuk hastalıkları ve soğuk algınlığı nedeniyle geldiklerini anlatıyor, ona göre en büyük problemleri 'hijyen': "Kadınlar temizliği çok sever ama eğitimsizlik var. Halıları silkeliyorlar camlardan. Geçen bir astım hastasının oğlu, 'Annem halı silkerken nefesi tıkandı' diye geldi. Evlerinde elektrikli süpürge olduğu halde hala o tozu yutuyorlar. Mahallede astım hastası çok fazla. Hem tozdan hem daha doğalgaza geçmedikleri için. Vücut hijyeni de kötü. Anne geliyor, 'Çocuk dört aylık oldu, biberonu değiştirmem gerekir mi?' diyor. Tek biberonla dört ay çocuk bakmış. Evlere gidilerek sürekli eğitim verilmesi lazım. Herkes kulak dolgunluğuyla bir şeyler yapıyor. İlaç alırken bize değil birbirlerine danışmayı tercih ediyorlar. 'Komşu şu ilacı almış, iyi geliyormuş' diye ilaç ismi getiriyorlar." Ona en çok danıştıkları konu ise 'kadın problemleri'.
Mahallenin kadınları çoğunlukla tekstil veya marketlerde çalışıyor ama evli olup çalışan az. Gençler daha farklı, genç erkekler eşlerine daha yardımcı, çocuklarıyla daha çok ilgileniyor Dirker'e göre. Yeni yasanın her yerde tedavi görme imkanıyla yoksul SSK'lılara faydalı olduğu görüşünde, "Ama sıra beklemiyorlar mı, yine bekliyorlar. İlacı zor almıyorlar mı, yine zor alıyorlar" diye ekliyor. Sosyal güvencesi olmayanlarsa, acil durumlarda 'Ne yapayım?' diye önce eczacının kapısını çalıyor: "Yoksul da olsalar, çocuklarına çok önem veriyorlar. Geçen üç çocuğu, eşi ve kendisi için grip aşısının fiyatını sordu birisi. Tanesi 16.75 deyince, 'Çocuklara yaptırayım o zaman' dedi."
Varoşta sağlık ocakları, mahalle ruhunun kaynadığı en önemli duraklardan. Hastaların çoğu çocuk ve yaşlı, anneler endişeyle birbiri ardına görevlilere sorular yöneltiyor. Görevliler sağlık hizmeti verirken bir yandan dert ortağı ve eğitimci gibi çalışıyor. Halk farklı nedenlerle devlet hastanelerine gitmekten imtina ediyor. Acil bir durum olmadıkça her türlü soru ve sorunları için sağlık ocağına başvuruyorlar.
Piyalepaşa Sağlık Ocağı'nın kapanmasına az kalmış, sakin saatler. Görevliler şimdi mahalleye iğne yapmaya çıkıyor. Bir tanesi, çıkmadan az önce aceleyle anlatıyor: "Çoğunluk yeşil kartlı. Genelde romatizmal ve psikolojik sorunlarla gelirler bize. Ayrıca tansiyon, şeker, soğuk algınlığı. Grip de çok fazla, özellikle çocuklarda. Burası çok doğurgan bir mahalle, bol miktarda gebe ve anne var. İnsanlar çok inançlı burada. Çoğu hapla iyileşmeyeceğini düşünüyor, iğne istiyorlar illa. Geçenlerde organ bağışı haftası vardı. Evlere gidip anlatmak istedik, kimse bilgi almak istemedi." O çıkınca, bir başka görevli sohbeti devralıyor. "Psikolojik rahatsızlıklar arasında orta dereceli depresyon çok" diyor. "Aile içi şiddetten oluyor genelde. Erkekler gamsız, kadınlar daha sorumlu, bütün işlere onlar koşturuyor; o yüzden de en fazla hastalık çeken onlar. Dertlerini çok anlatmazlar, üstü örtülü, kısa geçerler. Çoğu anti depresan alıyor ama onu da düzenli kullanmıyorlar. Sıkıntıyla bağlantılı migren çok. Akraba evlilikleri yüzünden epilepsi de çok yaygın."
'Gerçek fakir seslenmez'
Görevlinin gözlemlerine göre, evlilikler 15 yaşından başlıyor, çoğu kadın da en geç 20'li yaşların başında evleniyor. Kadınlar genelde ev hanımı, kalanı konfeksiyon veya markette çalışıyor.
Ailelerin doğum kontrolü uygulamaya çalıştıklarını anlatırken, "Yine de iki üç çocuk vardır herkeste" diyor. İnsanların kabalığından ve bilgisizliğinden dertli: "Çok yoruluyorsun burada, anlatamıyorsun. Çoğunun okuma yazması yok. Başkasının defterini getirip imzalamanı isteyen çok, imzalamazsan kavga çıkıyor. Bekletildiğini söyleyen biri geçen gün kavga çıkardı. Esnaftan yardım isteyip dışarı çıkardık. Bedava olduğu için, insanlar ihtiyaçları olmasa da kan tahlili, kolesterol ölçümüne geliyor sık sık. 18 yaşın altındakilere ebeveyn olmadan bakmamaya çalışıyoruz ama 12 yaşındaki çocuklarını yolluyorlar. Arada cüppeli adamlar da gelir, soru sorarlar ama asla göz teması kurmazlar." Kadınlarda fazla yükten çeşitli hastalıklar çıktığını o da doğruluyor. "Erkekler kendilerine bir şey oldu mu koşarak gelirler, eşlerine olduğu zaman 'Bir şey olmaz' derler. Çok fazla anemi(kansızlık) var, çoğunlukla kadınlarda; uykusuzluktan, yorgunluktan, vitaminsizlikten."
Görevli, "Parası olmayanlara mümessillerin bıraktıkları ilaçları da hayır kurumu misali dağıtıyoruz" diye yoksulluğa dem vururken, doktoru bekleyen bir kadın hasta lafa karışıyor: "Fakir seslenmez kızım. Dışarı çıkıp konuşan, ağlayanlar yırtılmışlardır. Gerçek fakir çıkıp, 'Ben fakirim' demez. Kan kusar, kızılcık şerbeti içer." Belkıs 51 yaşında, Gaziantep'ten geleli on yıllar olmuş, eşinden ayrılalı da epeyce zaman geçmiş. Bir oğlu askerde, diğer yanında, kızı ise evli: "İki sene evvel evlendirdim, mecbur borçlandık. O zamandan beri soğukta oturmaktan bronşit oldum. Ondan geldim buraya da. Dört tane ilaç yazdılar, alamıyorum, 60 YTL. Burdaki doktor da 'Onları mutlaka alman lazım' dedi. Bezginim çok, canım bir şey yapmak istemiyor kalkıp. Ne yapacağım ki?"
Önce çocuklar, ilk adres sağlık ocağı
Bağcılar Yeni Mahalle'de Sağlık Ocağı ana baba günü. Saat 11.30, 'öğlenci'lere sıra numarası verilmeye başlanıyor ama bekleme salonunda sabahtan kalanlar bekliyor. Çoğu çocuklu kadınlardan oluşan kalabalık dar koridora zor sığıyor. Bekleyenlerden bir kadın, altı yıldır şeker hastası olduğunu anlatıyor. Sağlık ocağında tedavisinin başladığını öğrenince hemen gelmiş, çünkü yıllardır devlet hastanelerinden çok çekmiş. "Üç ayda bir kontrol yapılması gerekiyor ama ben bir yıldır yaptıramadım" diyor, "Hastaneden randevu almak mümkün değil. Her zaman telefonu düşüremiyorsun, düşürdüğünde dolu diyor. Gidince de vermiyorlar." Sağlık ocağının az ilerisinde, cadde üstünde Dost Eczane var. Sahibi eczacı Zekiye Dirker, yedi yıldır bu mahallede çalışıyor. En çok çocuk hastalıkları ve soğuk algınlığı nedeniyle geldiklerini anlatıyor, ona göre en büyük problemleri 'hijyen': "Kadınlar temizliği çok sever ama eğitimsizlik var. Halıları silkeliyorlar camlardan. Geçen bir astım hastasının oğlu, 'Annem halı silkerken nefesi tıkandı' diye geldi. Evlerinde elektrikli süpürge olduğu halde hala o tozu yutuyorlar. Mahallede astım hastası çok fazla. Hem tozdan hem daha doğalgaza geçmedikleri için. Vücut hijyeni de kötü. Anne geliyor, 'Çocuk dört aylık oldu, biberonu değiştirmem gerekir mi?' diyor. Tek biberonla dört ay çocuk bakmış. Evlere gidilerek sürekli eğitim verilmesi lazım. Herkes kulak dolgunluğuyla bir şeyler yapıyor. İlaç alırken bize değil birbirlerine danışmayı tercih ediyorlar. 'Komşu şu ilacı almış, iyi geliyormuş' diye ilaç ismi getiriyorlar." Ona en çok danıştıkları konu ise 'kadın problemleri'.
Mahallenin kadınları çoğunlukla tekstil veya marketlerde çalışıyor ama evli olup çalışan az. Gençler daha farklı, genç erkekler eşlerine daha yardımcı, çocuklarıyla daha çok ilgileniyor Dirker'e göre. Yeni yasanın her yerde tedavi görme imkanıyla yoksul SSK'lılara faydalı olduğu görüşünde, "Ama sıra beklemiyorlar mı, yine bekliyorlar. İlacı zor almıyorlar mı, yine zor alıyorlar" diye ekliyor. Sosyal güvencesi olmayanlarsa, acil durumlarda 'Ne yapayım?' diye önce eczacının kapısını çalıyor: "Yoksul da olsalar, çocuklarına çok önem veriyorlar. Geçen üç çocuğu, eşi ve kendisi için grip aşısının fiyatını sordu birisi. Tanesi 16.75 deyince, 'Çocuklara yaptırayım o zaman' dedi."
Etiketler:
2007,
arşivden,
habercilik,
kısmetten al haberi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



