not etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
not etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2021 Cumartesi

yazamamayı yazmak

Kötü günlerden geçiyoruz. İyi gelen şeyleri hatırlamalı, onlara sarılmalı. İlki yazmaktı. Yazmayı özlüyorum. Yazamıyorum. Yazıyorum işte, ama yazamadığımı hissediyorum. Anlatamadığımı, anlatamayacağımı, sözlerimin kendim için, başkaları için ve dünya için değerini sorgulayarak, düşünüyorum. Eskiden nasıl yapardım? Anımsamaya çalışıyorum. Eskiden, ne zamandı? Nerede bitti? Hangi anda, nasıl söndü? Bir şey mi oldu, bir şeyler mi oldu ya da hiçbir şey olmadığından, olamadığından mı uzun süredir? Ne çok şey yaptın, yapıyorsun diyorlar. Neden böyle hissedemiyorum? Kendimi takdir ediyorum sanki ama edemiyor muyum? Neden hissedemiyorum? Eskiden hissettiklerim beni defterin, bilgisayarın başına oturtur ve beyaz sayfaya akarlardı. Kim okuyacak ve nasıl düşünecek demeden, kendim için, iyi gelen şeydi. Bu yazımsı bir dilek olsun, dileğimsi bir yazıcık. Haydi yeniden yazmaya, yazabilmeye, yazabileceğime inanmaya başlayayım ufak ufak. Ağır ağır, adım adım. Her zamanki gibi, yaşamak gayretiyle, hayatta kalmanın anlamını genişletme gayretiyle. Umarım... 

3 Aralık 2019 Salı

dans salgını


"14 July 1518 – Somewhere amid the narrow lanes, the congested wharves, the stables, workshops, forges and fairs of the medieval city of Strasbourg, Frau Troffea stepped outside and began to dance. So far as we can tell no music was playing and she showed no signs of joy as her skirts flew up around her rapidly moving legs. To the consternation of her husband, she went on dancing throughout the day. And, as the shadows lengthened and the sunset behind the city’s half-timbered houses, it became clear that Frau Troffea simply could not stop. Only after many hours of crazed motion did she collapse from exhaustion. Bathed in sweat and with muscles twitching, she finally sank into a brief restorative sleep. Then, a few hours later, she resumed her solitary jig. Through much of the following day she went on, fatigue rendering her movements increasingly violent and erratic." (pp. 1–2)

29 Nisan 2016 Cuma

"Diyaloglar"

Gilles Deleuze ve Claire Parnet’nin Diyaloglar’ı iki yazarlı değil, yazarsız bir kitap, sahipsiz düşüncelerin kitabı. Burada konuşma çizgileri, tırnak işaretleri yok, bir diyalog değil Diyaloglar. İzleyeceğimiz ve katılacağımız, düşüncenin yazardan özgürleşen akışı olacak. Tüm tekil ve çoğul şahısları içine katarak, durmadan çizgiler çizip, düzlemler düzüp coğrafyalar aşarak ve tüm bunlara aldırmadan esrikçe oluşan düşünce. Ama asla özensizce değil. Diyaloglar bizi Deleuze’ün derinleri deşip gelmiş, uçsuz bucaksız ‘yüzey’selliğiyle tanıştırıyor. Deleuze’ü tanıyanlarımız içinse onun kozmik evreninde baş döndürücü bir yolculuk, tam bir kavramsal şölen bu kitap: Göçebelerin yersizyurdsuzlaşmaları, orkide ve balarısının, Mozart’ın kuşlarının oluşları, kökten kurtulup saplarını her yöne açan köksap düşünce, arzu, beden, hayat, felsefe VE… Deleuze’ün VE’leriyle buluşmak için.
27.3.2013

"Yürümek"

“Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var?” Ben hep çok hızlı ve zıplayarak yürürüm, bu daima kalabalık şehirde ufacık bir aralık bile kalsa önümde, bir sağa bir sola, gözlerim büyük bir dikkatle önümü tarayarak, o içine atlanabilecek daracık koridorları mutlaka bularak, bağlayarak, aceleyle. Arkaya bakmam pek, kaçarım ondan. Belki de bu yüzden, yürümeyi pek severim. Bisiklet süremem, araba, uçak, paraşüt kullanamam, ne bileyim, koşamam da, nefesim yetmez. Ama yürüyebilirim. Demek ki hala hareket edebilirim, yer değiştirebilirim. Bir yerden başka bir yere geçtikçe değişebilirim.
Yürümek ile pek çok düşüncemin değiştiği ve yenilerinin hızla yerleşmesi gerektiğini sandığım bir zamansal kavşakta tanıştım. “Hepimiz insanız”dan “Ben kadınım”a geçiyordum, 20’li yaşlardan 30’lara geçiyordum, hallice aile kızından işçiye geçiyordum, en çok da erkek, evlilik ve çocuk mefhumlarının üstünden geçiyordum. Geleli çok olmuştu ama Ankaralılıktan İstanbulluğa da geçmekteydim hâlâ. Düşüncenin önüne deneyimi koyduğum, farklı hayatları, insanları, olasılıkları kitaplardan çok sokakta, üniversitede, evde, sohbetlerde, gözlemlerde aradığım ve elime geçen sonsuz sayıda kırıntının toplamında beklediğim yanıtları bulamamanın verdiği hayal kırıklığıyla sık sık duraksadığım haniyse bir on yılı geride bırakmak üzereydim.
Kitapta ilk Ankara çekti beni. 1950’lerin yeni kaloriferlenen başkentinin ruhu, ülkemin bıçkın tarihine rağmen neden bunca değişmemiş gelmişti? Neden sanki kendi çocukluğumu okuyor gibiydim? Kalorifersiz evlerin varlığından habersiz büyüyen benimle kalorifersiz evlerin arasındaki kaloriferli evinde büyüyen Ela’yı birbirine bağlayan şey, “anne yasakları”ydı belki de. Annelerin kurduğu, babaların yönettiği ve çocukların büyüdüğü yuvanın kuralları, haneden haneye değişiyordu. Anneden anneye, şehirden şehre, ülkeden ülkeye, dönemden döneme değişirken kurallar, ötekilerin kurallarını en bilemeyecek olan, en bilmemesi gereken de çocuklardı.  Büyümek neleri öğrenmemiz ve neleri öğrenmememiz gerektiğini bilmek demekti.
Sonra Ela ile birlikte Memet’in de büyüyüşü, ayrı köşelerde. Erkeklerden kadınları okumaya, hak vermeye alışıktım da, bir kadının bir erkeği kalemiyle büyütmesi pek rastladığım bir şey değildi. ‘Kadın’ yazarlarla pek de ilgilenmemiştim demek ki. Ela ve Memet’in dertleri ne kadar ortak ve ne kadar farklıydı. 1950’lerde hayat, 1970’lerde roman, 2000’lerde ben, kadın ve erkek nasıl da zorlanmadan buluşabiliyorduk. Güzel bir kitaptı bu.
Samanpazarı, Yenişehir, Cebeci, Büyükada, Haliç, Tarlabaşı, Cağaloğlu, Moda. Okudukça yürüyorum ama zamanın içinde mekanları mı izliyorum yoksa mekanların arasından zamanı mı? Hayalimdeki o hem kısacık hem anlatabilen cümleler, o hep içimi sıkmış, atlayarak okuma hakkımı kullandığım betimlemelere hiç benzemeyen tadında tarifler, bunları bulmuştum. İçinden yürüdüğüm, yürüyebildiğim buydu. Güzel bir romandı bu.
Yıllarca duran, gözleyen, bekleyen, “arpacık kumrusu gibi kuran” Ela, kabuğundan ancak hayallerinde çıkan, atılımlarını ancak köstebek adımlarıyla yapabilen Memet. Büyümek, bilmek, öğrenmek bizi nereye götürüyordu? Bunlardan ne anladıysak oraya sanki. Yeni bir dünya kurmuyordu Yürümek. İyi bir durum tespitiydi. Büyüdüğüm şehirde neler oldu, ülkemde ben doğmadan kimler vardı, “Bir şey yapmalı” o zamanlar ne demekti, bunları anlatıyordu. Bol mahkemeli, bol tehditli bir gündelik hayatın içinde bir masa, kağıt kalem bulmuş bir yazar, serbest piyasanın kuruluşunu, azınlık kıyımını, Kıbrıs Barış Harekatı denilen savaşın ayak seslerini, 68 hareketinin Türkiye’ye yansısını, böylesi yoğun bir sosyopolitik dönüşümler ağını fona almış, kadınlık ve erkekliği alabildiğine yalın, berrak anlatıyordu. Kimdi bu kadın? Nasıl olduğu kişi olmuştu? Böyle güzel yazmak nasıl olurdu?
Öğrendim ki o da mahkemelerden geçiyordu, hapishanelerden, hastalıklardan, ölümlerden geçiyordu. Müstehcendi, bölücüydü, tehlikeydi. Duranlardan olmamıştı, kısa yaşamış ama çok üretmişti. Yaşarken de bileni çoktu. Yani bana hiç benzemiyordu. Ama 32’sinde kim olduğunu bulamadığımız kadın Tante Rosa’yı, 34’ünde yıllarca durmuş, uymuş, kitaplardan çok erkeklerden geçerek büyümüş Ela’yı anlatan Yürümek’i yazmıştı. Eksikler, delik doldurur gibi doldurulamayan o boşluklar nasıl da hepimizindi, tüm zamanlarındı.
Kalorifersiz evlerde büyümüş yaşıtlarımla ve başka bir tarihle tanıştığım günlerden bu yana içimi sızlatan ve beni durmadan zayıflatan, gözümü arkada, önceki bir toplumda bırakan “Benim neslim ne işe yarar?” sorusunu, hemen bugün başka bir ben ve başka bir dünya isteyen telaşımı kucaklayıp, beni iyileştiren bir kitap oldu Yürümek. Ne çok şeyi bilmediğini görmeye başlamanın bir yıkım olmadığını söyleyen. Benim gibi kimsenin de, dünyanın da öyle bir çırpıda değişmediğini.
Okumak, yazmak, yapmak, yaşamak. Dönüp bakmamak arkaya, arkadaki yokluğa. Yürümek, sabırlı, telaşsız, kendi hızında.
8.4.2013

22 Aralık 2015 Salı

bırakılacaklar


Hayata onlarla tutunduğumuzu sanırken, onlara tutunarak ölmeye yattığımıza inandığım bazı kavramlar:

İnsan/insanlık: İnsanlıktan nasibini almamış caniler!... İnsan olun insan!... İnsanlık nerede kaldı, insanlığımızı nerede yitirdik?... İnsanlığımdan utanıyorum...

Öyle senin sandığın gibi 1 insanlık filan yok. İnsan doğurur da öldürür de, dayanışır da, satar da. Sosyaldir de bencildir de. Her zaman canlı kalkanlar da özel harekâtçılar da olacak. Saf iyilikle donanmış bir insanlık yok işte. Bari silahsız birini öldürmeseydi yok. Bari silahsız birini evinde öldürmeseydi yok. Bari silahsız birini evinde yirmi kurşunla öldürmeseydi de yok. Yok bunun sonu. Unut onu, unut.

Umut: Umudumuzu yitirmemeliyiz... Her zaman umut vardır... Bu sabah bir umut var içimde...

Hayır, umut olan bir şey değil, bizim buluşturduğumuz, yarattığımız bir şey. Hayalimizdeki hayat akışına dönük umutlar üretmek ve yaymak bizi birçok zaman o umudun durduğu geleceğe kilitleyerek bugünkü eyleme olasılıklarımız karşısında körleştiriyor. Umut edeceksek edelim ama zihnimizi umutlu bir geleceğe göndermeyelim, burada, bu anda kalalım ki yapabileceklerimizi yapalım.

Vicdan: Vicdanımız sızlıyor... Vicdanınız nasıl elverdi!... Bu ülkenin vicdanlı yurttaşları...

Vicdan nedir peki? Anlamını düşünerek kullanan varsa beri gelsin. Din ve ahlak sözlüğünün vazgeçilmezi, eski mi eski, işlevsiz mi işlevsiz ve ayrıca eylem-dondurucu bir kavram. Vicdanı olan yapmazdı ama yaptı, o zaman peki ama nasıl xsdgwfvmjhğls. Şarj bitti.

Ölümsüzdür/Yaşıyor: Devrim şehitleri ölümsüzdür!... (öldürülen)... ölümsüzdür! (öldürülen)... yaşıyor!

Yaşamıyor işte yaşamıyor! İnsan ölümlü ve üstelik canı çok kolay alınan bir canlıdır. Pek çoğu da yok yere öldürüldü işte. Kimi kandırmak amaçlanıyor? Kendimizi inkar yoluyla iyileştirmeyi mi umuyoruz yoksa iyimser gelecek nesilleri karamsarlıktan korumayı mı? Her ne ise bence işe yaramıyor. Vahşi bir faşizm yaşarken bunun yaratıcılarınca "demokrasi" diye adlandırılmasındaki yalanlık nasıl gözümüzü deliyorsa bu de öyle deliyor ve iyileştirmiyor, hayır. Ölen ölüyor, sonrası yok ve esas olan hayattır! Ölümlüler, artık yaşamıyorlar. Bunu görelim ve yaşamak, yaşatmak için ne yapacağımızı bu dürüstlükle kuralım artık.

Kazanacağız: Direne direne kazanacağız... Mücadelemiz haklıdır, kazanacağız...

Nereden biliyorsun arkadaş, nereden biliyorsun? Önceki kayıplarından mı? Hangi tarih sana kazanacağın yönünde bir işaret verdi allah rızası için? Kazanma, bırak bu sefer de kazanma. Maço ve küfürbaz Behzat Ç'ye hiçbir zaman kitlesi kadar sempati duyamadım ama iyi olan bazı replikler vardı; örneğin: "Neden olmaz diye soruyorum. mutsuz oluruz diyorsun. herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım." Aynen böyle, herkes kazanacak diye bir kural yok veya bu kazanç bizim ömrümüze sığacak diye bir belirti yok. Biz de kaybedelim varsın, ama daha iyi kaybedelim.

14 Temmuz 2015 Salı

kız/erkek

Oğluma alışveriş yapacağım zaman giysinin türünden, modelinden önce "kız mı erkek mi" diye soran site filtrelerinden, satış sorumlularından, her seferinde "fark etmez eee oğlan fff" gibi bir cevap gevelemekten, isteksizliğime boş gözlerle bakmalarından bıktım usandım. İlk 6 ay oğlansa sadece mavi, şanslıysan birkaç da kahverengi üst baş bulursun. Kızlara tabii ki pembe. O ayları beyaz ve kahverengi ile atlattık. Sonra kız reyonu birden coşuyor, rengarenk, çeşit çeşit, ama hemen hepsi "fırfır"lı, aman dikkat! Oğlanlar "küçük adam"a dönüşmek zorunda, dolayısıyla öyle patlayan renklere mahal yok, sahte kravatlar, askılar, kemerler, ceketler, düğmeler, kaskatı kalıplarla boğulmaya başlıyorlar. Renkler belli, modeller belli, belli belli belli. Çarşafın bile kızı, "erkek"i var. Oğlansa fırfırı, dilimi, göğüsten robayı aklından geçirmeyeceksin, çiçeği, çileği, kelebeği boşuna aramayacaksın, varsa kamyon, yoksa motorsiklet kaykay, kare dikdörtgen, boru paça dümdüz, ciddi, "erkeksi". Sonra da efendim erkekler marstanmış da kadınlar venüsten, hadi canım. Hepsi de bu aptal dünyadan, gözlerini bile açamazken başlayan bu korkunç kategorizasyondan.

30 Aralık 2012 Pazar

philosophie

Qu’arrive-t-il si la femme elle-meme devient philosophe?

17 Eylül 2012 Pazartesi

şimdi

Şimdi'nin bedeni yok,
Yontuyor geçmiş bilgisiyle
gelecek belki olur diye taşı,
                          taşı kokluyor
                          yontu dağılıyor...

Şimdi'si yitik
                bundan boyuyor
                boyuyor evine aldığı
                ağacın üzerine tüneyip
duvarını, tavanını, geçmişi
                ve geleceği ve her yanını;
                dal kırılıyor...

Şimdi'si yitik
                diziyor diziyor notalarını,
göğe ışık üzerine boncuklarını,
ucuza getiriyor varlığını
                sonsuzun sessizliğiyle
                sonlunun gürültüsü arasında,
O bitirince kıyısında gezindiği
                yol çöküyor...

Şimdi'si yitik
              bundan yazıyor
              yazıyor enine boyuna
              içini ve dışını ve yeri
              ve göğü ve suyu,
 bindiği kadırga
              o inince batıyor

Nilgün Marmara
Gökkuşağından Darağacı
Ağustos, 87

11 Eylül 2012 Salı

birlikte

yoncanın kırmızı laleden ne eksiği var
gözler yıkanmalı, başka türlü görmeli.
dünya yıkanmalı.
dünya rüzgar olup esmeli,
yağmur olup akmalı,
şemsiyeler kapanmalı,
yağmura gidilmeli.

sohrab sepehri

çeviri: duygu&ş.

29 Haziran 2012 Cuma

hélène cixous


"Writing is the delicate, difficult, and dangerous means of succeeding in avowing the unavowable.”
“Make can mean make. make. make and truth can be heard truly as truth. truth. truth...”
“Let us not speak ill of evil it's too easy. And let us follow the wise advice of Jacques Derrida in Circumfession and take an interest in the experience of evil.”
“I give myself a poet's right, otherwise I would not dare to speak.”
“I would say that I am so afraid of being afraid that I am not afraid. Now clearly, if I wanted to stay in the domain of austerity and humility, I would say that, like all human beings, I fear seeing the people I love die.”
“Censor the body and you censor breath and speech at the same time. Write yourself. Your body must be heard.”
...

12 Nisan 2012 Perşembe

özgür konuşma

Parrhesia: özgür konuşma.
“Etimolojik olarak, parrhesiazesthai ‘her şeyi söylemek’ anlamına gelir. Parrhesia kullanan kişi, yani parrhesiastes, aklındaki her şeyi söyleyen kişidir. Hiçbir şeyi saklamaz, kalbini ve zihnini konuşma yoluyla başkalarına açar... Örneğin Yunanlar açısından bakarsak, bir gramer öğretmeni ders verdiği öğrencilerine hakikati söyleyebilir ve bunu yaparken de öğrettiklerinin doğru olduğu konusunda şüphe duymaz. Ancak inanç ile hakikat arasındaki bu örtüşmeye rağmen bir parrhesiastes değildir o. Öte yandan bir filozof bir hükümdara, bir tirana hitap etse ve ona tiranlığın rahatsız edici ve nahoş olduğunu, zira tiranlığın adaletle bağdaşmadığını söylerse, filozof hakikati söylemiş olur, hakikati söylediğine inanır, buna ilaveten bir de risk alır (çünkü tiran ona karşı öfkelenebilir, onu cezalandırabilir, onu sürgüne gönderebilir, onu öldürebilir)… …Örneğin bir arkadaşının yanlış bir iş yaptığını görür ve ona hata yaptığını söyleyerek öfkesini uyandırma riskini göze alırsan, bir parrhesiastes gibi davranmış olursun. Böyle bir durumda hayatını riske atmış olmazsın; ancak uyarılarınla onu kırabilirsin ve dostluğunuz bundan dolayı zarar görebilir… … O halde parrhesia cesaretle ilintilidir ve belli bir tehlikeye rağmen hakikati söyleme cesaretine sahip olunmasını talep eder.”

M. Foucault, Doğruyu Söylemek.

21 Şubat 2012 Salı

Schadenfreude

Schaden(acı)- Freude (zevk)
Başkasının acısından zevk almak
Kurbanı suçlamak

“Bilimsel” veriler:

Düşük özsaygısı olanlarda, erkeklerde daha çok görülüyor.
Haset ile doğru orantılı.
Yüksek haset hissedenler, haset edilenin yaşadığı talihsizliği öğrendiklerinde, beyinlerinin ‘ödül merkezi’nin etkinleştiği görülmüş. Bu sırada ortaya çıkan acızevki sinyallerinin şiddeti, öncesinde hissedilen haset sinyallerinden daha yüksek düzeye ulaşabiliyormuş.
Bir başka araştırmanın sonuçları da rekabet ve haset durumunda yükselen oksitosin hormonunun acızevkinin ortaya çıkışında etkili olabileceğini gösteriyor.

17 Ocak 2012 Salı

kelebek



"Niye siz erkekler her şeyi bilmek, anlamak istiyorsunuz? Her şeyi anlamaya çalışıp, anlamayınca da gizeme sığınıyorsunuz. Kadınları anlayamadığınızı söyleyip gizemli olmamıza bağlıyorsunuz durumu. Aslında gizem yok ortada, biz de sizin gibiyiz. Kelebek değiliz, kitap değiliz... Kelebek değiliz!"


2 Aralık 2011 Cuma

sevgim

mutsuzluktan söz etmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan
mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

biz giz dolu bir şey yaşadık
onlar da orada yaşadılar
bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

en başta mutsuzluk elbet
kasaba meyhanesi gibi
kahkahası gün ışığına vurup ta
ötede beride yansımayan
yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
öbürünün bir kadından aldığı verem
bütün işhanlarının tarihçesi
bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

yazık sevgime diyor birisi
güzel gözlü bir çocuğun bile
o kadar korunmuş bir yazı yoktu
ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
gemiler gene gelip gidiyor
dağlar kararıp aydınlanacaklar
ve o kadar

tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
sonbahar geldi hüzün
kış geldi kara hüzün
ey en akıllı kişisi dünyanın
bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
kimi sevsem
kim beni sevse

eylül toparlandı gitti işte
ekim falan da gider bu gidişle
tarihe gömülen koca koca atlar
tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar - Acıyor

1 Aralık 2011 Perşembe

yenil/(me)mek


72 yaşındaki Zora Raeburn, ömrünün 30 yılını romanlar yazıp yayıncılara postalayarak geçirdi. Tek bir kabul bile alamadı ama asla umutsuzluğa düşmedi. Londra’da Britanya Müzesi'nin yakınlarında, iki odasını başkalarına kiralayarak yaşadığı kiralık dairesinde yayıncılara, kütüphanelere, film stüdyolarına ve radyo yapımcılarına sayısız mektup yazdı. Londra sokaklarında çellosuyla dilencilik yaptı. Yaşlılık sigortası geçimine yetmeyince steno daktilo yazıcısı olarak işe girdi ve kitaplarından birini kendisi yayınladı.

Fotoğraf: Zora red mektuplarından hazırlanmış kolajın önünde.
Ken Russell'ın "Zora the Unvanquished" serisinden

18 Ağustos 2011 Perşembe

var




Şunu aklında tut iyice
Çilekte var, altın gibi parlayan ferik elmasında var
Güneşte, gümüşte, fildişinde
Tahtada, kömürde, sütte
Suyun ateş olduğu, ateşin su olduğu yerde var
Kızımıza ördüğün yeşil atkıda bile
Beni seven ellerinde var
Bir sabah geçiyordun
"Bir sabah geçiyordun" ne demek
Nasıl, niçin, nereden
Bil ki böyle bir eksiklikte var
Dilini acı yapan tütün kırıntısında
Örneğin bir yolculukta, katran gibi çaylar içtiğin
Kirazlar, bavullar, akasyalar sevdiğin
Her türlü virajlarda
Ağaççiçeği gibi, ince çekirdekli
Dile, dişe, damağa, yayılan
Akide olan gözlerinde
Gözbebeklerinde yeşim
Yakut olan, zümrüt olan damarlarında
Özleminde günbatımı
Yok mu, var.

Nasıl var hem de
Var içimizde bizi eksiltmeden
Dışarıda var
Oranda, orantıda, dengede
Bir hüzün bile sinmemiş plastik çiçeklerde
Gene var
Yüzünü yıkadın mı, iyi
Sildin kuruladın mı
Çıktın mı sokağa
Yalnız su aramaya gidilen yollarda
İnce bir bardak gibi gövdelensin diye susuzluk
Orda var.

Ayakların değsin de suya
Sözgelimi herhangi bir haziranda
Haziranın köylü yüzünde
Çizgili mintanında
Denizlere uçan aklında
Değsin de suya ayakların
Suda üşüyen parmaklarını çekerken
Tam orada

Kapıyı ardımdan kapadığında
Bilmez olur muyum hiç
İçerde kalan yüzünde, telaşlı
Olmaz olur mu, var.

Yalnızlık gibi, ama yalnızlık değil
Bildiğin, çok iyi bildiğin bir şeyin
Uzağında kalmak duygusu belki
İyi ya, var
Hani sayıldığını duyar ya pencereler, tıpkı
Göz görmez, ama bakıldığını duyar ya insan
Hani ardında seni izleyen birisi
Tanımazsın da sezersin birden izlendiğini
Niçin mi
Tam niçin dediğin zaman var.

Bilir miydik, sever miydik, inanır mıydık
O olmasaydı hiç
Ama bugün, şimdilik
Yenik düşmeden hiç de
Var, diyoruz sadece, çünkü var.


Edip Cansever - Yok mu, Var

20 Temmuz 2011 Çarşamba

behrengi


"Ben yalnızca sağa sola dolaşıp durmaktan bıktım, can sıkıntısı içinde yüzmek istemiyorum artık, bir nedeni olmadan mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi açıp hepiniz gibi yaşlandığımı, ama hâlâ aynı balık olduğumu, ilk başta bildiğimden fazla bir şey bilmediğimi görmek istemiyorum!"

Samed Behrengi - Küçük Kara Balık

7 Haziran 2011 Salı

çalışmak


Maşa der ki: Şu müziğe kulak verin. Bakın, bizi terkediyorlar. Bir tanesi büsbütün aramızdan ayrıldı. Hayatımıza yeniden başlamak için yalnız bırakıldık. Ama yaşamak gerek... Yaşamak gerek. İrina şöyle der: Bir gün gelecek, herkes bütün bunların nedenini bilecek. Böylesine acı çekmek neden? Bir gün gelecek, bütün sırlar birer birer çözülecek. Ama şimdi yaşamalıyız... Çalışmalıyız. Bizi çalışmak kurtarır ancak. Yarın yapayalnız okula gidip ders vereceğim. Bana ihtiyacı olanlara adayacağım yaşamımı. Şimdi sonbahar. Az sonra kış bastırıp her şeyi karla örtecek. Ve ben çalışacağım, çalışacağım, çalışacağım! Olga der ki: Bando mızıka ne kadar canlı, ne kadar yiğitçe çalıyor. Yaşamak isteği uyandırıyor kişide. Tanrım zaman geçecek. Bizler büsbütün silinip gideceğiz. Bizi unutacaklar, yüzlerimiz unutulacak, seslerimiz, kaç kişi olduğumuz... Ama çektiğimiz acılar bizden sonra gelenler için neşeye çevrilecek. Mutluluk ve barış gelecek şu yeryüzüne. O zaman şimdi yaşayanları sevgiyle, hayırla anacaklar. Sevgili kız kardeşlerim. Biraz daha sabretsek, biraz daha zaman geçse, bileceğiz gibi geliyor bana; neden yaşıyoruz, neden acı çekiyoruz... Keşke bilseydik... Keşke bilebilseydik...

Anton Çehov - Üç Kızkardeş

30 Mayıs 2011 Pazartesi

kuzucuk


my father had bought it
for just two pennies
the lamb! the lamb!
my father had bought it
for just two pennies
as the haggadah relates
the crafty cat was on the lookout
it pounced on the lamb
and ate it up
the dog choked the cat
that had eaten up the lamb
that my father had bought
for just two pennies
the lamb! the lamb!
along came the stick
to strike and beat the dog
that had choked the cat
that had eaten up the lamb
that my father had bought
that he had bought
for just two pennies
the lamb! the lamb!
without any delay
the fire burnt the stick
that had beaten the dog
that had choked the cat
that had eaten up the lamb
that my father had bought
for just two pennies
the lamb! the lamb!
then the water put out the fire
that had burnt the stick
that had beaten the dog
that had choked the cat
that had eaten up the lamb
that my father had bought
for just two pennies
the lamb! the lamb!
[…]
why do you sing, little lamb?
spring isn't yet here
and passover neither
have you changed?
i have changed this year
and every evening
like each evening
i have only asked four questions
but, tonight
i have thought of another question
how long will this hellish circle last?
i have thought of a question tonight
how long will this hellish circle last?
that of the oppressor and the oppressed,
of the executioner and the victim
how long will this madness last?
[...]

Chava Alberstein / Had Gadia (Free Zone)

12 Mayıs 2011 Perşembe

gam


Gam:

1- Tasa, kaygı, üzüntü
2- Sekiz notanın kalın sesten inceye veya inceden kalına gitmek üzere sıralanmış dizisi
3- Nemli, rutubetli
4- Görünüşe göre, anlaşılan, galiba

Gamsız:

1- Kaygısı, tasası, üzüntüsü olmayan
2- Olayları kendine dert etmeyen, geçiştiren, aldırış etmeyen, tasasız, vurdumduymaz

Sevinç yaratmaktan bugüne dek anlayabildiklerimizden ve anlayamadıklarımızdan. Gamdan ‘gam’sıza, ‘gam’sızdan gamsıza nasıl geçtiği bu lisanın, üstelik insanların çoğu kez nasıl da sondan başa doğru ilerledikleri, çözemediklerimizden. Her nasılsa, istesek de ona dönüşemediklerimizden.

Kaynak: TDK