17 Kasım 2019 Pazar

Ev: bir sığınma meselesi


Evden anladığımız nedir? Bu karışık bir soru. Sevgi-nefret ilişkisinin tasviri karışıktır. Ama her karışıkta bir çözülme ihtimali yatar. Bu yüzden güzeldir ev üzerine konuşmak, yazmak.
Ev hem bir olgu hem de bir kurgu olarak hayatımızda. Eve dair imgelemimiz onun içkin bilgisine ulaşmamıza yetmiyor elbet. Yine de evini anlatmak ister insan, onun içinde oluşturduğu özgün hafızayı. Eski evlerimiz örneğin, içinde birtakım yaşantılar bırakılmış bina bölmeleri. Bazen birinin yakınından geçilir. Boyası, perdeleri, pencereleri değişmiştir. Geçmiş kimlikler ve benlikler hatırlanır. Neydik, ne olduk? Nerdeydik, nereye geldik? Ev yerinde durur durmasına ama onun fikri, bizdeki “ev” fikri hayat çizgimiz üzerinde yolculuğunu sürdürmekte. Evlerimiz değiştikçe, eve dair fikrimiz değiştikçe, onu kuruşumuz, yaşayışımız da değişiyor. 
Aile evi, sürdürmek üzerine kurulu, doğurarak, alışarak ve sıkılarak artık bireyliğimizden geçmemizi salık veren çatallı bir ses çoğu zaman. Baba evi, işten gelinen, işten gelenin karşılandığı, gerilen, katılaşan, bağışlanan, aile olunan bir yer. Anne evi, kurulmuş bir anneliğin dokuduğu geçmiş ve eşyalarla aslen ona sığınılırken kalınan yer. Öğrenci evi, düşüncelerin, sorguların, endişelerin toplaşıp dağıldığı ve zaman zaman paylaşıldığı, varlık ve yoksunluğun birleşik, dağınık mekanı.
Böyle bildik kurgular arasından bizi çekip çıkaracak, tam tamına bizi anlatacak bir ev fikri nasıl olabilir?
Hapishane çağrışımından, bunaltı hissinden temizlenmiş, esasını bulmuş bir ev. Üstümüze kapanmayan, bizi açan bir ev. Benim evim ya da bizim evimiz esasını bulmuş “ev” benim için. Bu türlü bir ev, sığınak fikrini güzel kılıyor. Sığmak ve sığınılmanın mekanı olarak kurgulanan ev düzen içinde düzensizlik ve göçebelik ihtimaline açık kollarıyla kapıdan girer girmez kucaklıyor. Yeni ritüellere kışkırtan bir tarafı var. Hayat ödevlerini kendi zamanlarında, kendi usulünce yapmakla “babasız da yapabilme”nin ev hali. Bozulan ve kırılan eşyalardan, eşyaların sonlu doğasından korkmamak anne evinde anneye sığınmanın yarattığı gelecek korkusunu yenmenin en hoş yollarından biri. Öğrenciliğin, “mekanım” fikrine derinleşemeyen aklıdışardalığından da epeyce uzak. Aile düzeninin açık veya örtük dikteciliğine bulanmayan. Cismiyle olduğu kadar fikriyle de açık bir kıta burası.
Yeni bir “ev”, eğer gerçekten bizim kılabiliyorsak, yeni bir hayata başlamanın en harika patikalarından biri. Odadan odaya, eşyadan eşyaya, sokaktan sokağa, kedilere, komşulara, yeni tınılara ve yeni ilişkilere gebeliğiyle yepyeni bir yol. İçten dışa bir sığınak. Biri bize hükmedercesine sığınmadan, içine sığınma zorunluluğuyla girmediğimiz, ebedi kurallardan azade bir sığınak bu.
***
“Evimiz”de kurallar yoksa, ne olabilir? Dantel örtüler. Muşambalar, kir tutan kumaş örtüler de. Eşyalar eski ve gıcır gıcır, ucuz ve pahalı, indirimli veya değildirler. Kirlenirler, yıkanırlar veya yıkanmazlar, lekeleri çıkar, lekeleri kalır. Bazen kırılırlar, sayıları artar ya da azalır.
Evimizde “kötü alışkanlıklar” olur. Burada alışılmadıklar ve yeni alışkanlıklar gönül rahatlığıyla doğar. Uykusuzluk ve derin uykular. Kaçırılan toplantılar, son anda yakalanan vapurlar, unutulan görevler ve hatırlanan arzular. “Ne istiyorum? Ne istiyordum? Sonra ne isterim?” Soruların dış güçlerce sorgulanmadığı bir özel alanda bunlar rahatlıkla sorulabilir.
Ev, özel eşyalarla geçmişi toparlar, sorulara bazı yanıtlar sunar, yeni sorular sorar. Anı defterleri, okul defterleri, not defterleri, anekdot defterleri, ajandalar, hesap defterleri, bunalım ve ilham defterleri. Sarı tonlarda aile fotoğrafları, otomatik çekim kaçak tatil fotoğrafları, merak, şaşkınlık ve vicdan muhasebesi kokan sokak fotoğrafları. Üst üste dizip tüm geçmişi, yukardan şöyle bir bakmak gündelik perspektifi devirir, göz hizasından görünmeyenleri gösteriverir.
Böyle bir evde ruh ve beden sağlığı sterilize olunmadan sağlanır. Haplar, bitkiler, kafa dinlemeler aynı güçte ilaçlardır. Pislik, temizlik kadar, temizlik de dağınıklık kadar kurtarıcıdır. İyileşmek için bazen yatılmaz; kalkılır, zıplanır. Günün ve aklımızın söylediği söz neyse odur tedavi.
Burada mutluluk kronometresiz, geniş vakitlerde aranır. Büyümek, yaşlanmak veya ölmek, birer kariyer sorunu olmaktan çıkar. Yürümek, koşmak, eylemek ya da durmak. Hepsi olur, hepsi bizi oldurur. Bünyenin kendi doğrusunu bulmayı kendisine deneye tökezleye öğrettiği bir sığınak olur ev; dura dura, yapa yapa, düşüne düşüne.
Yaşamın kendisi gibi sürebildiği bir evde, kimler yaşar? Canlılar. Hayvanlar, bitkiler ve insanlar. Tek, çok, yeni ya da eski canlılar yaşar, sıranın önemi yoktur. Müzik, resim ve plastik sanatlar kadar el işleri, mutfak işleri de yerleşebilir, sınırlama yoktur.  Kitap, gazete, dergi ve broşürler de karikatürler kadar yaşar. Bahçe yaşar ve bahçedeki çamaşır ipleri de aynı derecede canlıdır. Başka kim ıslak bir çamaşırı bir saatte kurutabilir? Burada değer verilmez, alınmaz, vardır sadece.
İnsanın bir sığınma özgürlüğü varsa eğer, her şey sadece kendisi olarak yaşanabilir.
***
“Yurtsuzluk iyidir” der bazıları, “Yuvasızlık iyidir.” Yurt, yuva, sığınmak nedir? Anlamları biz verebilirsek eğer, yurt da, yuva da bizimdir. Onurumuz gibi, bedenimiz gibi, evimizi de biz tanımlayabilirsek, tanımlarımızı çerçeveleyip duvarımıza asarız, istersek. Sonra o çerçeveleri de keser atarız, istersek. Hayatımızın kökü bizdeyse eğer, onu ister kurutur, ister havaya salarız, ister yuvamıza. Kapılar açıksa, irademizin kolları bağlanmamışsa, o zaman çıkıp gitmek, çekip gitmek kadar dönmek de güzeldir.

Amargi 2010 Sonbahar (18) sayısında yayınlandı.
photo: Judy Dean

23 Mayıs 2018 Çarşamba

varoş

Yayınlanmamış haberler #5

Varoşta sağlık ocakları, mahalle ruhunun kaynadığı en önemli duraklardan. Hastaların çoğu çocuk ve yaşlı, anneler endişeyle birbiri ardına görevlilere sorular yöneltiyor. Görevliler sağlık hizmeti verirken bir yandan dert ortağı ve eğitimci gibi çalışıyor. Halk farklı nedenlerle devlet hastanelerine gitmekten imtina ediyor. Acil bir durum olmadıkça her türlü soru ve sorunları için sağlık ocağına başvuruyorlar.

Piyalepaşa Sağlık Ocağı'nın kapanmasına az kalmış, sakin saatler. Görevliler şimdi mahalleye iğne yapmaya çıkıyor. Bir tanesi, çıkmadan az önce aceleyle anlatıyor: "Çoğunluk yeşil kartlı. Genelde romatizmal ve psikolojik sorunlarla gelirler bize. Ayrıca tansiyon, şeker, soğuk algınlığı. Grip de çok fazla, özellikle çocuklarda. Burası çok doğurgan bir mahalle, bol miktarda gebe ve anne var. İnsanlar çok inançlı burada. Çoğu hapla iyileşmeyeceğini düşünüyor, iğne istiyorlar illa. Geçenlerde organ bağışı haftası vardı. Evlere gidip anlatmak istedik, kimse bilgi almak istemedi." O çıkınca, bir başka görevli sohbeti devralıyor. "Psikolojik rahatsızlıklar arasında orta dereceli depresyon çok" diyor. "Aile içi şiddetten oluyor genelde. Erkekler gamsız, kadınlar daha sorumlu, bütün işlere onlar koşturuyor; o yüzden de en fazla hastalık çeken onlar. Dertlerini çok anlatmazlar, üstü örtülü, kısa geçerler. Çoğu anti depresan alıyor ama onu da düzenli kullanmıyorlar. Sıkıntıyla bağlantılı migren çok. Akraba evlilikleri yüzünden epilepsi de çok yaygın."

'Gerçek fakir seslenmez'

Görevlinin gözlemlerine göre, evlilikler 15 yaşından başlıyor, çoğu kadın da en geç 20'li yaşların başında evleniyor. Kadınlar genelde ev hanımı, kalanı konfeksiyon veya markette çalışıyor.
Ailelerin doğum kontrolü uygulamaya çalıştıklarını anlatırken, "Yine de iki üç çocuk vardır herkeste" diyor. İnsanların kabalığından ve bilgisizliğinden dertli: "Çok yoruluyorsun burada, anlatamıyorsun. Çoğunun okuma yazması yok. Başkasının defterini getirip imzalamanı isteyen çok, imzalamazsan kavga çıkıyor. Bekletildiğini söyleyen biri geçen gün kavga çıkardı. Esnaftan yardım isteyip dışarı çıkardık. Bedava olduğu için, insanlar ihtiyaçları olmasa da kan tahlili, kolesterol ölçümüne geliyor sık sık. 18 yaşın altındakilere ebeveyn olmadan bakmamaya çalışıyoruz ama 12 yaşındaki çocuklarını yolluyorlar. Arada cüppeli adamlar da gelir, soru sorarlar ama asla göz teması kurmazlar." Kadınlarda fazla yükten çeşitli hastalıklar çıktığını o da doğruluyor. "Erkekler kendilerine bir şey oldu mu koşarak gelirler, eşlerine olduğu zaman 'Bir şey olmaz' derler. Çok fazla anemi(kansızlık) var, çoğunlukla kadınlarda; uykusuzluktan, yorgunluktan, vitaminsizlikten."

Görevli, "Parası olmayanlara mümessillerin bıraktıkları ilaçları da hayır kurumu misali dağıtıyoruz" diye yoksulluğa dem vururken, doktoru bekleyen bir kadın hasta lafa karışıyor: "Fakir seslenmez kızım. Dışarı çıkıp konuşan, ağlayanlar yırtılmışlardır. Gerçek fakir çıkıp, 'Ben fakirim' demez. Kan kusar, kızılcık şerbeti içer." Belkıs 51 yaşında, Gaziantep'ten geleli on yıllar olmuş, eşinden ayrılalı da epeyce zaman geçmiş. Bir oğlu askerde, diğer yanında, kızı ise evli: "İki sene evvel evlendirdim, mecbur borçlandık. O zamandan beri soğukta oturmaktan bronşit oldum. Ondan geldim buraya da. Dört tane ilaç yazdılar, alamıyorum, 60 YTL. Burdaki doktor da 'Onları mutlaka alman lazım' dedi. Bezginim çok, canım bir şey yapmak istemiyor kalkıp. Ne yapacağım ki?"

Önce çocuklar, ilk adres sağlık ocağı

Bağcılar Yeni Mahalle'de Sağlık Ocağı ana baba günü. Saat 11.30, 'öğlenci'lere sıra numarası verilmeye başlanıyor ama bekleme salonunda sabahtan kalanlar bekliyor. Çoğu çocuklu kadınlardan oluşan kalabalık dar koridora zor sığıyor. Bekleyenlerden bir kadın, altı yıldır şeker hastası olduğunu anlatıyor. Sağlık ocağında tedavisinin başladığını öğrenince hemen gelmiş, çünkü yıllardır devlet hastanelerinden çok çekmiş. "Üç ayda bir kontrol yapılması gerekiyor ama ben bir yıldır yaptıramadım" diyor, "Hastaneden randevu almak mümkün değil. Her zaman telefonu düşüremiyorsun, düşürdüğünde dolu diyor. Gidince de vermiyorlar." Sağlık ocağının az ilerisinde, cadde üstünde Dost Eczane var. Sahibi eczacı Zekiye Dirker, yedi yıldır bu mahallede çalışıyor. En çok çocuk hastalıkları ve soğuk algınlığı nedeniyle geldiklerini anlatıyor, ona göre en büyük problemleri 'hijyen': "Kadınlar temizliği çok sever ama eğitimsizlik var. Halıları silkeliyorlar camlardan. Geçen bir astım hastasının oğlu, 'Annem halı silkerken nefesi tıkandı' diye geldi. Evlerinde elektrikli süpürge olduğu halde hala o tozu yutuyorlar. Mahallede astım hastası çok fazla. Hem tozdan hem daha doğalgaza geçmedikleri için. Vücut hijyeni de kötü. Anne geliyor, 'Çocuk dört aylık oldu, biberonu değiştirmem gerekir mi?' diyor. Tek biberonla dört ay çocuk bakmış. Evlere gidilerek sürekli eğitim verilmesi lazım. Herkes kulak dolgunluğuyla bir şeyler yapıyor. İlaç alırken bize değil birbirlerine danışmayı tercih ediyorlar. 'Komşu şu ilacı almış, iyi geliyormuş' diye ilaç ismi getiriyorlar." Ona en çok danıştıkları konu ise 'kadın problemleri'.

Mahallenin kadınları çoğunlukla tekstil veya marketlerde çalışıyor ama evli olup çalışan az. Gençler daha farklı, genç erkekler eşlerine daha yardımcı, çocuklarıyla daha çok ilgileniyor Dirker'e göre. Yeni yasanın her yerde tedavi görme imkanıyla yoksul SSK'lılara faydalı olduğu görüşünde, "Ama sıra beklemiyorlar mı, yine bekliyorlar. İlacı zor almıyorlar mı, yine zor alıyorlar" diye ekliyor. Sosyal güvencesi olmayanlarsa, acil durumlarda 'Ne yapayım?' diye önce eczacının kapısını çalıyor: "Yoksul da olsalar, çocuklarına çok önem veriyorlar. Geçen üç çocuğu, eşi ve kendisi için grip aşısının fiyatını sordu birisi. Tanesi 16.75 deyince, 'Çocuklara yaptırayım o zaman' dedi."

zorunlu göç


Yayınlanmamış haberler #4.

Zorunlu göçün dramatik öyküleri
“68 gün gözaltında kaldım. Tek suçum Kürt olmaktı. Çıktığımda kardeşim beni tanıyamadı. Geldik köye yakılmış, yerle bir. Aslında Kürtler cömerttir, merhametlidir. Kimse Kürtlerden korkmasın. Biz ayrılmak, bölünmek istemiyoruz. Yalnızca eşitlik istiyoruz. Dünyadaki tüm insanlar gibi, özgür yaşamak istiyoruz...” Salondakilerin gözlerini yaşartan bu sözler, gözaltında kangren olarak ayaklarını, çıktığında ise harabeye dönmüş köyünden İstanbul’a geçerek geçmişini ardında bırakan Resul Aslan’a ait. Aslan, 20 yıldır süren zorunlu göçün mağdurlarının hikayelerini biraraya getiren, Göç-Der’in hazırladığı ‘Göç Hikayeleri’ kitabındaki isimlerden biri. “Bizim köy Şırnak’a bağlı, Ormaniçi” diye anlatıyor:
"Önceleri korucu baskısı vardı. Biz kardeş kavgası istemedik. Çevre köyler hep korucu oldu. ‘Ya köyü terk edin, ya da sizi yakacağız’ diyorlardı. Ağabeyim muhtardı. ‘Tamam gidelim, ama fakirlere yardım edin, onlar yollarda yapamaz’ dedi. ‘Kimseye yardım etmiyoruz, ne haliniz varsa görün’ dediler. Biz de, başka yerde perişan olacağımıza, ‘Yaksanız da, öldürseniz de burada kalacağız’ dedik. 20 Şubat 1993’tü. Köy yakıldı. 42 erkek, bir kadını gözaltına aldılar. Köyde beton olarak bir tek cami kaldı, herkes oraya sığındı. 15 gün inşaatın bodrumunda kaldım, ayağımı kaybettim. Her tür işkence vardı. Çıktığımızda, köyü yeniden kurmaya başladık. Ama ben dedim ki, ‘Ayağım kesik, ne yapacağım dağ başındaki köyde.’ Dayımlar İstanbul’daydı, iki çocuğumu, karımı da alıp geldim.”
Liseyi yatılı okuyan, 15 yaşından sonra hep inşaatlarda çalışan Aslan, döndüğünde akrabaları yardımıyla iş bulmuş. Köyünün 1994’te tekrar yakılınca boşaltıldığını, şimdi harabe olduğunu söylüyor: “Su, elektrik, okul yoktu. Şimdi de yok.”
'Ayıptır, demokrasiye yakışmaz'
1941 doğumlu, Muş-Malazgirt’li din adamı Celalettin Yöyler'se söze “Sizleri saygıyla, sevgiyle, şefkatle selamlıyorum” diye başladı. Konuşmasıyla hem güldürdü, hem ağlattı: “Dramatik, trajik bir olaydır. Evlerimiz yakılmıştır, senelerdir yaşadığımız yerden sürülmüşüzdür, metropollere yerleşmişizdir. Ailelerimiz evlerinde çocuklarıyla başka dilden konuşmasın, otoasimilasyon olmasın. Dedemden beri o yer benimdi, evim yakıldı. Ayıptır, demokrasiye, insanlığa yakışmaz. Ev yakmayın, ağaç yakmayın, insanları, çocukları öldürmeyin. İslamiyet budur. Vietnam’da yaktılar, kim kazandı? Hepinize güneşli günler ve memlekete dönüş amacıyla çalışmalar dilerim.”
Oto sansür uyguluyorlar
'Göç Hikayeleri' kitabı Göç-Der’in sürdürdüğü uzun soluklu bir projenin ilk adımı. Dernek çalışanları İstanbul’a, 13 farklı ilden göç etmiş 50’den fazla aileyle görüştü. Projenin amacı, hem yıllardır içten içe bilindiği halde dillendirilmeyen, bu yüzden kamuoyu yaratılamayan bu hikayeleri görünür kılmak, tarihe belge olarak bırakmak hem de anlatılardan yola çıkarak zorunlu göç sorununa yönelik bütüncül çözüm önerileri geliştirilmesine yardımcı olmak. Proje koordinatörü İlhan Bal, evlerini kaybedip travmalarıyla birlikte göç ettikleri metropollerde işsiz, barınaksız kalan, üstelik ‘her kötülüğün anası’ gibi görülen göç mağdurlarının yaşadıklarına kulak vermeden yorum yapmanın en büyük haksızlık olduğunu söylüyor. Görüşmecilerden Namık Kemal Dinç'se çoğu ailenin göç sonrasında barakalarda, bodrum katlarında kaldığını, görüştükleri ailelerden 40’ında bu koşullar yüzünden ciddi hastalıklar görüldüğünü anlatıyor. Dinç, “Hikayelerinin tamamını anlatmıyorlar. Otosansür uyguluyorlar çünkü hala korku var, başlarına bir iş geleceği kaygısı sürüyor. Travmalar da halen yerinde duruyor” diyor.

Farshid Moussavi


Yayınlanmamış haberler #3. Haftasonu eki için hazırlanan bu söyleşi, o günlerde içi doldurulması gereken bir basın bültenleri ve reklam kombini fasarya eke kurban gitti. Çok hoş sohbetti oysa.

Metropolde bir 'meydan' 

Ümraniye’de açılan Meydan Alışveriş Merkezi’nin deneylere tutkun İranlı mimarı Farshid Moussavi, yıllardır içeriyle dışarıyı iç içe geçiriyor; cansız boşlukları hayatın aktığı kamusal alanlara çeviriyor

Ümraniye’nin sıra dışı tasarımıyla şaşırtan yeni alışveriş merkezi Meydan, 15 Ağustos’taki açılışından sonra ‘merhaba’ partisini 15 Ekim’de verdi. Ünlü konuklar arasında, eşiyle birlikte Meydan’ın mimarı, dünyada pek çok büyük ve önemli mimari projeye imza atan Londra merkezli Foreign Office Architects’in kurucusu olan Farshid Moussavi de vardı. Moussavi’yi kısa gezisinde yakalamışken, ‘deneysel’e olan inancının ve içeriyle dışarıyı, nihayet insanları tek bir yerde kaynaştırma motivasyonunun içini açtırdık.

Meydan Projesi’nin sürecini anlatır mısınız? Müşterinin ihtiyaçları neydi, siz nasıl çözümler getirdiniz?

Talep eden firma Metro bir mimarlık yarışması düzenledi, katılan ofislerden biri de bizdik. Yarışma neredeyse bir workshop gibiydi; herkes aynı yerdeydi ve tasarımı orada, birkaç gün içinde yaptık. Bize detayları anlattılar, onlara taslak olarak bu tasarımı sunduk ve bizi seçtiler. Artık mimarların yarışmalar sonucu seçilmeleri sık görülen bir uygulama. Bu yarışma oldukça basit ve verimli oldu çünkü bence aradıkları sadece bir tasarım değil, aynı zamanda üzerinde çalışabilecekleri bir pratikti.

Sizce neden ‘meydan’ fikrini seçtiler?

Yarışmaların en harika tarafı bu çünkü eğer daha önce yaptığınız bir şeyi tekrar etmek istiyorsanız, bir yarışmaya katılmanızın anlamı yoktur. Bence Metro, tipoloji üzerinde gerçekten yeniden düşünülmesini ve iddialı bir tasarım yaratılmasını istiyordu. Bizim burada önerdiğimiz, mağazaların dip dibe, kutu kutu dizildiği ve aralarında kalan alanın ‘artık’ olduğu bir küme yerine, bu alanları bir kamusal alan gibi düzenlemekti. Normalde alışveriş merkezleri kapalıdır ve bu kamusal alanlar içerde kalır. Buradaki problem, mekânın değişen iklime, ışığa vs. uyum sağlamaktan yoksun olması. Oysa burayı dışarı açmak, bu kamusal alanın gerçek bir kamusal alan olması anlamına geliyor. O zaman burası galerilerde ve alışveriş merkezlerindeki planlanmış, içerde kalan açık alanlardan daha çok, hepimizin şehir meydanlarında sevdiği, planlanmamış kamusal alanlara benziyor. Bu bölgeye has olduğunu düşündüğümüz özellikleri de kullandık. Arazinin bir köşesiyle diğeri arasındaki seviye farkı çok fazla. Ayrıca gelecekte burada yeni evlerin inşa edileceğini ve bu yönün (IKEA bölümü) büyüyeceğini biliyorduk. IKEA tarafından, daha uzaktaki park yeri tarafından ve tüm diğer yönlerden insanların buraya geleceğini düşünerek, geleceği de öngörebilen bir proje yapmak istedik. Bir şekilde bu peyzaj onları doğal bir şekilde tek bir mekana toplayacak. Farklı giriş yolları sunarak önceliklerine göre insanları ayrıştırmayacak. Tüm bunlar bu topografyayı bir şekilde yoğuruyor ve eklemliyor. Burada ‘içeri’ ve ‘dışarı’yı sert bir biçimde bölmek yerine bir orta yol bulmak fikri üzerinde oynamak istedik. Örneğin, meydandan aşağı inen peyzaj ve park yerinden aşağı inen kısım… Tüm bunların nasıl ayrışıp birleşebileceğini görmeye çalıştık. Meydan parka doğru inerken, park yeri doğal bir ışıkla aydınlanıyor; arabanızı park ederken ışığı hemen görüyorsunuz. Bu çok güzel bir vurgu, sadece araba parkını havalandırmakla kalmıyor, aynı zamanda şemanın kalbinin neresi olduğunu ve nereye yönelmeniz gerektiğini hemen anlayabilmenizi sağlıyor. Zemin, alışveriş birimlerini yutarak bir aktivite mekânı haline geliyor, topoğrafya pek çok farklı şekilde kullanılarak aktif hale geliyor. Aşağı indikçe bir oturma alanına, şelalelere dönüşüyor; yukarıya çıkan basamakları tırmandıkça sinema haline geliyor.

Bu projeyi, kurucusu olduğunuz Foreign Office Architects’in (FOA) son dönemde odaklandığı konular ve fikirlerle nasıl bağlantılandırıyorsunuz?

FOA belli bir boyuta eriştiğinden, çok farklı projelere imza atıyoruz, her proje bir peyzaj projesi olmuyor. Ama kamusal alanla özel ve ticari alanı, peyzajla mimariyi iç içe geçirmek, mimariyle şehirleşmenin ilişkisi başından beri üzerine düşündüğümüz konular. Son dönemde çok sayıda alışveriş merkezi tasarladık. Büyük bir alanı kapsayan projelerde, alana bir peyzaj olarak yaklaşmak mümkün ama tek bir büyük mağazayla ilgili bir projede peyzaja ihtiyaç yok. Böyle projelerde önemli olan binanın derisi çünkü alışveriş binaları normalde boştur, bir ön cepheye ihtiyaçları yoktur. Tüm projelerde önemli olan, şehre alışveriş rahatlığının özel dünyasından bir şeyleri geri verebilmek ama bunu yaparken kullandığımız mekanizmalar farklı farklı.

Sizce kamusal alanla özel alanın birbiri içinde erimesinin, Ümraniye bölgesi için önemi nedir?

Açıkça görüyoruz ki Ümraniye büyümesini henüz tam olarak tamamlamadı, daha pek çok gelişmeye gebe. Sadece çevremizdeki alanı biliyorum, daha geniş bölgeyle ilgili bilgim yok ama bence burada özen gösterilmesi gereken nokta, kamusal alanların toplanacağı bir açıklığa izin vermek. Unutmamalıyız ki, şehirlerde binalar arasındaki alanlar da en az binalar kadar önemli çünkü o binayla ilgili deneyiminizin birer parçası onlar. Metro’nun, işin bu kısmını da sorumlulukları arasında görmesi çok güzel. Burada, İstanbul’un çok önemli bir bölgesinde bir ticaret merkezi inşa ediliyorsa, bunun karşılığında burayı insanların hiçbir şey satın almasalar bile gelip hoşça vakit geçirebilecekleri bir yer haline getirmek önemli. Bu tür boş vakit mekanları, sadece size bir şey satmaya çalışan mekanik yerler olmamalı, sizin gündeliğinizin bir parçası, ilginç bir deneyim haline gelmeli. Hepimiz şehirde meydanlardan hoşlanırız, basitçe oturup izlemekten. Şimdi de burada bir sürü çocuk görüyorum, buraya sadece takılmak için gelmişler. Bu bana gerçekten keyif veriyor ve bence Metro’nun yapmak istediği de buydu.

‘Alışveriş merkezi’ kavramının geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Gündelik hayatımızın yerleşik bir parçası haline gelmesi kaçınılmaz mı?

Hatırlamanız gerekir ki geliştiriciler, satmadığı sürece hiçbir zaman yeni bir alan yaratmazlar. Satıyor, çünkü hepimiz bunu seviyoruz. Bu yüzden kaçınılmaz bence. Modern hayatımız ve rahatlığa olan sevgimiz artıyor, şehirlerde ulaşım arabalara dayanıyor, birçok rahatlığı bir arada yaşıyoruz. Buradaysa bir süpermarket bir hipermarketle, daha küçük mağazalarla ve sinemayla tek bir alanda bir araya getiriliyor, arabayla kolayca ulaşmak mümkün oluyor. Bir zamanlar bu yapılar şehir dışındaydı ve o zaman mimarilerinin bölgeyle ilişkili olması, kaliteli tasarımlara sahip olmaları için fazla bir neden yoktu. Fakat bunu şehrin merkezine yaptığınız anda, mimarisi, kalitesi önem kazanıyor. Bunları şehrin ortasına atılmış ve her yerde aynı işlevi görecek büyük birer baraka gibi değil, şehrin bir parçası olarak görmek gerek; onları dokuya yedirmek, dünyanın bu noktasındaki insanların şehri kullanış biçimleriyle ilişkilendirmek. Örneğin, İstanbul engebeli bir yer, düzlem değiştirmek, İstanbul’daki deneyiminizin sabit ve eşsiz bir parçası. İnsanlar buna alışıklar; rampaları, bayırları kullanmak zorunda olmak onlara korku vermiyor. Ayrıca dışarıya oturmaktan hoşlanıyor insanlar. Buraya her geldiğimde terası olan kafelerin, barların, restoranların sayısının arttığını görüyorum. Bu yüzden Meydan’ın tasarımı dış alan kullanımını en üst düzeye çıkarmayı ve bu doğa sevgisini rahatlık ve alışveriş ortamıyla iç içe geçirmeyi de amaçlıyor. Böylece o eşsiz ve farklı bir hale geliyor. Bu, buradaki belirli bağlama karşılık geliyor. Yanda IKEA, engebeli bir arazi var. Çevre henüz gelişmemiş ama kısa sürede genişleyip kalabalıklaşacak, Meydan da gelecekte bu yoğunluğun ortasında kalan bir pazaryerine dönüşecek. Çevresindeki alan kalabalıklaştıkça mekânın etkisi artacak ve yarattığı açıklık ve boşluk takdir edilir hale gelecek.

Yeni bir şehirde yeni bir bölge üzerine çalışacağınız zaman nasıl bir ön hazırlık yapıyorsunuz?

Etrafta dolanmaya, buluştuğumuz insanlarla konuşmaya çalışıyoruz ve aynı zamanda oranın sanatı, ticareti ve endüstrisiyle ilgili okuyoruz. Bu, bir yerin ayırt edici özelliklerine dair bir hızlı bir tarama gibi oluyor. Bunların hepsi mimari olamaz, bunu akılda tutmak gerekiyor; mimari bir kültürün her şeyini içeremez. Ama bulmaya çalışmanız gereken şey, mimari açıdan bazı özellikleri nasıl ele alacağınız. Örneğin buranın bin tane sonu olsun istemedik ve normalde mimarların büyük binalarla çalıştığı gibi çalıştık. Oysa havayolları veya alışveriş merkezlerinin genellikle bin tane rengi, bin tane sonu ve detayı vardır ve hepsi çok dağınıktır. Biz düşündük ki eğer burası bir peyzaj ise bir basitliği olmalı ve bu peyzaj, her büyük binada görebileceğimiz farklılaşmaları bir arada tutabilecek, birleştirici unsur olmalı. Buradaki her bir mağazanın kendi iç tasarımı, ışıklandırması vs. var ve bizim işimiz bunları birbirine bağlayacak bir altyapı sağlamak. Bunların içine sızacak az miktarda malzeme ve az miktarda detay olmalı ama içeri sızdıkça da değişmeli.

Bienal’e göz atma şansınız oldu mu bilemiyorum. Bu yılın başlığı ‘Küresel Terör Çağında İyimserlik’. Bu başlık size neler çağrıştırıyor? İyimserliğe inanır mısınız?

Ben iyimserliğe fazlasıyla inanan biriyim. Eğer umudunuz yoksa ve iyimser değilseniz, her şeyi unutup gidebilirsiniz o zaman. Bence bunu çok farklı boyutlara taşımak mümkün, bir bireyden bir insan topluluğuna, kurumlara ve milletlere kadar. Bence bu çok önemli. Bienal’in tezini okumadım; içinde siyasi bir mesaj olduğu belli ancak içeriğini bilmiyorum. Bence mimar olmanın en harika yanlarından biri, insanların yaşamlarını şekillendirmelerine yardım etmeniz ve bunun içinde zaten iyimserlik var, her tür mimarlık projesinde, yaratıcılık, inşa, inovasyon, hepsinde. Bence iyimserlik mesleğimizin basit bir parçası.

Mimari tasarımda bugün küreselleşmenin yarattığı kültür mü yoksa milli sınırlar mı daha etkili?

Bence zorluk herhangi bir projenin küresel pazarda, küresel toplumda oynadığı rol kadar bireysel alanda oynadığı rolü de görebilmekte. Yani küresel düşünüp yerel davranmak, tam anlamıyla bu.

Çok büyük firmalarla çalışıyorsunuz. Yaratıcılığınızı ve özgürlüğünüzü nasıl koruyorsunuz?

Bence büyük firmaların bize gelme sebebi, yaratıcılıkla ilgilenmeleri. Tüm müşterilerimiz büyük firmalar değil bu arada, daha küçük, tekil işlerle de ilgileniyoruz ama büyük çaplı projelerin altından kalkabilecek çap ve deneyime sahibiz ve bu tür projeler de daha büyük firmalarca destekleniyor. Bence onlar bizim aynı anda hem yaratıcı ve deneysel hem de pragmatik olabilme becerimizden etkileniyorlar; yani hem projeyi şekillendiren gerçeklerin farkında olmak hem de bunları sorgulayabilmek ve yeni bir şey çıkarmaya çalışmak. Bence Meydan bir deneydi, hem bizim için hem de Metro için ve heyecan verici tarafı da bu. Tanrı sağolsun bu kez işledi. Alınacak risklerin hesabını yaparken bol bol konuştuk ve tartıştık ama sonuç olarak iyi bir müşteri, aynı şeyi yeniden yaptırmak değil yeni bir şey denemek isteyendir. Biz koruma altındayız çünkü sevdiğimiz şey sorgulamak; nasıl tasarlayacağımızı, nasıl bir araya getireceğimizi ve nasıl düzenleyeceğimizi belirlemek.

Bozcaada


Yayınlanmamış haberler #2. Haberin ilk sunumunda, patrondan 'Oranın üzümleri kötü, ondan satamıyorlar' yorumu geldi. Haber yedeğe düştü. Tam koyduk koyuyoruz derken, bir büyük gazetemizde manşet oldu ki hükümet bir sorun olduğuna bizim patrondan daha evvel ikna olmuş, ucuz şaraplar için ÖTV'yi düşürmüş. Günübirlik çılgın yolculuk ve fotoğraflar cebe, haber çöp sepetine.

Adada bağlar 'hükümete' bozuluyor 

BOZCAADA - Bozcaada, denizi ve güneşinden önce bağları için özlenen, sofralık, şaraplık üzümleri, yerli şaraplarıyla tadı damaklarda kalan bir coğrafya. Oysa son birkaç yıldır, asırlık üzüm bağları ve emektar çiftçilerin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Adanın yerli şaraplık üzümleri artık satılmıyor, zamanında aileleri geçindiren meşhur sofralık 'çavuş üzümü'nün İstanbul pazarındaki kıymeti de, ucuz rakipleri yüzünden giderek düşüyor. Adanın en önemli geçim kaynağı olan bağcılık can çekişirken, her ağızdan çıkan ortak cümle, ana sorunu özetliyor: "ÖTV büktü belimizi, hükümetin derdi değil."

Şaraptaki Özel Tüketim Vergisi'nin (ÖTV) 2005 yılında litre başına 1.5 YTL'den 3.28 YTL'ye çıkarılması, sofralık ucuz şarap üreten adalı firmaları zor durumda bıraktı. Geçen yıl stoklarını tüketemeyen firmalar, bu yıl kendi bağlarındaki üzümlerle yetineceklerini açıklamaya başladı. Çiftçilerin bazıları, genç üzüm kütüklerini aşılayarak sofralık üzüme çevirmeye çalışıyor. Bağları yaşlı olanlarsa ya sofralık üzümün geliriyle geçinmeye çalışacak ya da bağını söküp yeni sofralık üzüm ekecek ve verim alabilmek için senelerce bekleyecek.

"Üzüm parasıyla ev, altın alınırdı"

Babadan kalma bağcılık işini, pansiyon işletmeciliğiyle birlikte sürdüren 44 yaşındaki Halit Gürkol, kendi kuşağının, bağcılık geliriyle İstanbul'da lise ve üniversiteyi okuduğunu, İstanbul'da ev alabildiklerini, son 15 senede ise bağcılıkla yatırım yapılamadığını anlatıyor, "Bizim 1990'lı yıllarda turizme yönelmemiz de bu yüzden, sadece bağcılıkla geçinilmiyor" diyor. "Daha acısı, son 20 senedir Bozcaada mal satarak geçiniyor. Bağlar hızla satılıyor."

Geçim sıkıntısı ve çocuğunu şehirde okutma düşüncesi, adalıları arazilerini satıp Çanakkale'ye, İstanbul'a göçmeye yöneltmiş. Bağ arazilerinin 'İstanbullu' yeni sahipleri yazdan yaza geliyor, çoğu topraklarını boş ve bakımsız bırakıyor. Dededen bağcı Hüseyin Dinçel, buralarda üreyen hastalıkların kendi bağlarına sıçrayıp üzümün kalitesini düşürdüğünü dile getiriyor. Yalnızca bağcılıkla uğraşan Dinçel, bu işi 'sonuna kadar' sürdürmeye kararlı; bu yıl da eskisi gibi döllüyor bağını. "Şaraplık satamazsam da sofralıktan gelenle yetinmeye çalışacağız" diyor, turizmciliğe el atmaya niyeti yok. "Eşiniz 'Bir pansiyon da biz açıp kurtulalım' diye isyan etmiyor mu?" sorusuna oğlu Emir Ali, "Aynen öyle" diye cevap veriyor, baba Dinçel ise inadını açığa vuruyor: "Ben bir tek kendi bildiğimi yaparım!"

Üst kalite şarap yapılamayan Karasakız ve Vasikali gibi yerli şaraplık üzümlerin çoğu, büyük firmalardan da alıcı bulamadığından, bu yıl dallarda kurudu. Adanın meşhur sofralığı 'çavuş üzümü' de derde deva olamıyor. İstanbul'a satılan bu üzüm narin, yetiştirilmesi zahmetli. Bu yüzden çekirdeksiz üzüm gibi daha ucuz ve dayanıklı rakiplerine yetişemiyor, talibi giderek azalıyor. Çocukluğundan aşina olduğu adaya son yıllarda yerleşmeye karar veren İstanbullu avukat Dilek Razıklı, şimdi gözden düşen 'çavuş'un eskiden aileleri geçindirdiğini anlatıyor: "Anneannem de bağcı Talay ailesindendi. Bağlardan gelen üzüm parasıyla bir yılı varlık içinde yaşarlardı. Çünkü o zaman çavuş üzümü çok pahalıya satılırdı. Bağ bozumu sonrası herkes İstanbul'a, çevreye gezmeye gider, hanımlara altın setler alınırdı."

Mirasyediler, kültürü yitiriyor

Özelleşene kadar adadaki tüm üzümleri iyi fiyata satın alan Tekel'in kanyak fabrikasının çiftçiyi kurtardığını düşünen de var, atalete sürüklediğini düşünen de. Mimar Reşit Soley, adada geniş bir bağ arazisiyle birlikte bu fabrikayı da satın almış, 2005 yılında yarattığı şarap markası Corvus'u başarıyla büyütüyor. Adada kendi standartlarında üretim yapan diğer çiftçilerden de üzüm aldıklarını anlatan Soley, yerel kültüre sahip çıkmayan, yapılanmaya ve bağların yok olmasına göz yuman 'İstanbullular'ı eleştirirken, çuvaldızı biraz da ada halkına batırıyor: "Ne yazık ki Bozcaada'da bağcılık kültürü, bunu yaratan Rumların gitmesinden sonra 'mirasyedi' mantığıyla sürdü ve bu miras, artık tükendi."
'Üzüm parası'yla okutulan nesilden, Talay şarapçılığın ortağı Mehmet Talay da ÖTV'nin artması, kaçak bandrol ve haksız rekabet yüzünden altı aydır satış yapamadıklarını belirtiyor. Talay, adadaki kültürel yokoluşa da bir o kadar tepkili. "Adada binlerce yıl öncesinden kalan paralarının üzerinde bile üzüm gravürleri var. Beş bin yıllık kültürü bir anda yok ediyor olmak çok üzücü" diyor. Talay'a göre Avrupa'da ÖTV daha fazla olduğunu söyleyen başbakanın ÖTV'nin hiç uygulanmadığı, üzüm yetiştiricisi Güney Avrupa ülkeleri dikkat etmeli.

Hükümet umarsız

Bağcılara göre, hükümet şarapçılığa karşı umarsız ve hatta acımasız. Şarap Üreticileri Derneği Başkanı Coşkun Güner, hükümetin ÖTV'nin düşürülmesiyle ilgili çalıştığını ancak sonucun belli olmadığını söylüyor, çözüm için üreticilerin de kayıt altına girmesi gerektiğini vurguluyor. Adadakiler adına son noktayı ise Gürkol koyuyor: "Ben bir son göremiyorum, hükümetin geri adım atacağını düşünmediğim için. Şaraplık üzüm yok olmaya mahkum, kimsenin umurunda değil. Burada vatandaşın bir tanesi başbakana 'Bağlardan gerekli verimi alamıyoruz' dedi. O da 'Sökün, başka bir şey dikin' dedi. Bu kadar basit."

Elhamra



Yayınlanmamış haberler #1. Bu bir 'kaybolan geçmiş' haberi, Ocak 2007'de yazılmış . Editörümün haber önerilerime itiraz etmek yerine, hepsini önce yazdırıp, sonra e-posta hesabında okumadan bekletmeyi tercih ettiği bir döneme denk geldi. İlk paragrafını açıp okuması için yalvardığımı bilirim çünkü çok sevmiştim, orayı, o çınar mekanın içinden çıkan kutu kutu eski hikayeleri. Aradan aylar geçti; Elhamra, kulüp olarak yeni bir tarih yazmaya başladı. Haberse hala editörün postasında yapayalnız duruyordu. Burada daha iyi duracak. 

Cadde-i Kebir’de Kaybolan Bir Sinema: Elhamra 

Beyoğlu’nun büyük kısmını kül eden 1831 yangınının ardından kurulan Cine Alhamra, 1999 yılında yaşadığı ikinci yangınla perdelerini bir daha açılmamak üzere kapattı. Önceki haftalarda gece kulübü olarak tekrar hizmete sokulan Elhamra Sineması’nın tarihini, pek çok unutulmaz oyunda Elhamra Sahnesi’ni paylaşmış Genco Erkal ve Gülriz Sururi’nin anılarıyla yeniden yazdık.

Atatürk’ün sineması

Elhamra Sineması, Beyoğlu’nun büyük bir kısmını kül eden 1831 yangınının enkazı üzerine kuruluyor. Grand Rue de Pera’nın 320 numarası olan Fransız Tiyatrosu bu yangında kül olan eserlerden biri. Osmanlı’nın kentine karşı nezaketinin gereği, o zamanlar yıkılanların yerine aynı özenle yenileri konurmuş. Fransız Tiyatrosu’nun yerine İtalyan Guistiniani yeni ve muhteşem bir tiyatro yaptırmış. Eduard Salle’ın eklediği balo salonu ile burası Palais de Cristal diye anılmaya başlamış. Alhamra, 1923 yılında Elhamra Sineması adıyla yeniden açılıyor, Cumhuriyet’e de gözünü bu isimle açıyor. Geniş kadife koltukları, locaları, pirinçten duvar lambaları, Kütahya işi çinileri, balkonunda tuvaleti, her seansta 400 kişiyi ağırlayan salonu ile zamanının en çağdaş ve en görkemli tasarımlarından biri. Tanıtımı için el ilanları, kataloglar, çift yapraklı gazeteler basılan Elhamra Sineması, o günden sonra seyircilerine dünya sinemasının en gözde örneklerini sunuyor. İlk sesli film olarak bilinen 1927 yapımı Caz Şarkıcısı (The Jazz Singer) filmi 1930’da burada gösterildiğinde büyük olay oluyor. Elhamra esas şanını ise “Atatürk’ün sineması” olarak kazanıyor. Mustafa Kemal, İstanbul ziyaretlerinde yalnızca Elhamra’da film izliyor, filmlerin gösterime uygunluğunu da denetliyor. Salonun ilk iki sırasında yer alan göz alıcı, maroken koltuklar bu ziyaretler için hazırlanmış olsa gerek.

Sinema Pera’da izlenir

Giovanni Scognamillo, “Cadde-i Kebir’de Sinema” adlı kitabında Elhamra’nın da ruhunu bulduğu “başkentin başkenti” Pera’nın salonlarını ve Pera seyircisini şöyle anlatıyor: “Frenkçe adlar taşıyan, adlarını 30’lu yılların sonlarında Türkçeleştiren bir dizi salondur bunlar. Frenkçe adlarla açılan bu sinemaların çoğu müşterisi de tipik Pera müşterisidir, sinemayı ilkin şaşırtıcı bir teknik olay olarak karşılayan, daha sonra son derece çağdaş bir gösteri, sonunda toplumsal ve şık bir gösteri, bir eğlence olarak benimseyen. Böylece bu müşteriye uygun, onun zevkine uyan, onun beğenilerinin doğrultusunda olan salonlar inşa edilip dekore edilmiş, yine bu doğrultuda programlar düzenlenmiş, filmler seçilmiş, türler ve yıldızlar tanıtılmıştır.”

Pera’da sinemanın sonraki yıllarını, 1950’leri, doğma büyüme Beyoğlulu Genco Erkal’dan dinliyoruz: “İlk gençlik yıllarımda Lale Sineması’nın karşısındaki bir apartmanda oturdum. O dönemde haftada bir film değişirdi. Oturduğum evden hem Yıldız Sineması’nın hem Lale Sineması’nın büyük panolarını görürdüm. Onlar parça parça aşağı iner, üstüne yeni oynanacak filmin billboarddan daha büyük tanıtım resimleri yine parça parça konurdu. Sonra o parçalar yukarıya doğru çekilir ve o hafta ne oynayacağı, bütün resim ortaya çıkardı. Ben gece üçe, dörde kadar merakla oturup onları izlerdim. Sonra sıra sıra filmlerin hepsini dolaşırdım. Gerçekten o dönem sokağa çıktığınız vakit Yeşilçam’ın yıldızlarıyla karşılaşırdınız. Ya film setinden dönüyor ya sete gidiyor olurlardı. Taksim’den Tünel’e bir gezinti yeriydi. Orada gerçekten çok şık giyinmiş Ayfer Feray’a, Türkan Şoray’a rastlardınız, Ayhan Işık’a rastlardınız. Tiyatro yıldızlarına da tabii. Gerçekten bir Pera kültürü vardı o zaman.”

Sinemadan tiyatroya

Her yeni gün, ömrümüzden yitendir aynı zamanda. Elhamra da yıllara direnirken sık sık isim ve kostüm değiştiriyor, farklı ellerde farklı renklere, farklı kimliklere bürünüyor. Hem bir yeni soluk alıyor her seferinde hem de canından bir parça veriyor değişen zamanlara. 1936’da adı değişiyor, Sakarya Sineması oluyor. 1944’te eski adına kavuşuyor, ancak eski kimliğiyle fazla dayanamıyor. Kıyıda, köşede kaldığı, iş yapmadığı için 1962 yılında tiyatroya dönüştürülüyor.

Elhamra tiyatroya çevrilirken görkemli yapısından bir miktar feda etse de, dönemin coşkulu tiyatro seyircisine kucak açmış oluyor. İstanbul Opereti’ne ve Sururi ailesi, Toto Karaca ve Muzaffer Hepgüler’in kurduğu İstanbul Tiyatrosu’nun efsaneleşen pek çok oyununa mütevazı sahnesiyle ev sahipliği yapıyor. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu da şöhretin doruğunda oldukları bu yıllarda birkaç sezon 6 matinelerinde Elhamra’da oynuyor. Gülriz Sururi, hem Elhamra’nın İstanbul Tiyatrosu ile yeniden doğuşunun yakın şahitlerinden, hem de Elhamra sahnesinin tozunu yutmuş sanatçılardan. “Çok şaşırtıcı bir biçimi vardı Elhamra’nın” diye başlıyor Sururi ve anlatıyor: “Tiyatro boyutlarında değildi, sahnesi küçücüktü. Geniş bir yarımay veya bir D harfi şeklinde düşünün. D harfinin düz çizgisi sahne. Arkada iki sıra başka hiçbir tiyatro salonunda görmeyeceğiniz, iki sıra çok şık koyu kahverengi koltuklar vardı. Onun arkasında da bir loca ve balkon. Çok şık, havalıydı, fakat sadece şov gibi işler yapıldığından sahne düşünülmemiş. Onun arkasını sahne yapmak üzere çok mücadele vermişlerdi. Biz o sırada Karaca Tiyatro’da Keşanlı Ali Destanı’nı oynuyorduk. Ertesi yıl illa ki gelip oynamamız için babam çok yalvardı, çünkü çok kazanıyor ve kazandırıyorduk o sırada. Ben de dedim ki ‘Biz buraya geliriz ama, burayı tamir etmek lazım. Gişesini, tuvaletlerini, fuayesini.’ Hiç unutmuyorum Celal Amcam, Celal Sururi dedi ki: ‘Burası halk tiyatrosu, ya bizim seyircimiz lüks gişeden korkar da bilet almaktan vazgeçerse, pahalı gişenin biletleri de pahalı olur sanmasın sakın seyirci’. Onu ikna etmek için çok uğraştım. Sonra biz kiraya mahsuben hakikaten ciddi bir yenileme yaptık. Seyircinin ayağı zaten alışıktı, alışmayanlar da geldiler ve üç sene orada oynadık.”

Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun oyunlarında hem yönetmen hem oyuncu olarak yer alan Genco Erkal, Elhamra’nın kulis arkasını anlatıyor: “Çok ilginç tabii. Elhamra’da birbiriyle hiç ilişkisi olmayan iki türde tiyatro oynardı aynı dönemde. Bir tarafta İstanbul Tiyatrosu; yani Türk yaşamına uyarlanmış Fransız ya da İtalyan komedileri oynayan daha popüler bir halk tiyatrosu. Arkasından daha akademik diyebileceğimiz bir tiyatro, örneğin Bir Delinin Hatıra Defteri, Nazım Hikmet’in oyunları, Yaşar Kemal’in Teneke’si. Onlar oynarken biz gelirdik veya biz oynarken onlar gelirdi. Aynı kulisi paylaşırdık, aynı masalarda makyaj yapılırdı. Hepimizin birer çekmecesi vardı. Sohbet ederdik, tiyatro dünyasındaki dedikodular, günün tiyatro haberleri konuşulurdu. Bir tiyatrodan diğerine nöbet devredilir gibiydi. Aynı masada onlar makyajlarını silerken bizler makyajımızı yapıyor olurduk, ya da tersi. Birileri işlerini bitirir, tiyatroyu diğerlerine bırakırdı. O dönemde bütün tiyatro salonları paylaşıldığından hep böyle kardeşçe ahbaplıklar vardı.”

Sinema geri dönüyor, ama…

Çehresi son yıllarda biraz değişse de, Galatasaray’dan Tünel’e giden yol Beyoğlu’nun üvey evladı gibidir. Tenhadır, az dükkan, az ses, az yaşam vardır. Elhamra Tiyatrosu da bu gölgede kalmışlığı hep yaşamış bir mekân. Sokağın coşkusunu içine çeker gibi çekmemiş insanları bu han. Oraya hep müdavimleri gelmiş, şık giyimli sinemaseverler, sadık ve heyecanlı tiyatro seyircileri. Randevulaşmış gibi gelmişler, onlara bu kez nasıl bir güzellik göstereceğinin merakıyla uzaklardan koşup gelmişler. Genco Erkal ve Gülriz Sururi 60’lı yılların Türk Tiyatrosu’ndan bahsederken bir rüyayı yeniden yaşar gibiler. Haftalar öncesinden biten, karaborsada satılan biletler, yüzlerce metre uzunluktaki tiyatro gişe kuyrukları, onlarca tiyatro salonu, günde üç seans üç farklı oyun gösteren salonlar… Bu büyük tiyatro tutkusu 70’li yıllardan itibaren giderek cılızlaşıyor, Elhamra Tiyatrosu için de bir kabuk değiştirme zamanı daha gelip çatıyor. Elhamra Tiyatrosu yeniden sinemaya çevriliyor.
Elhamra Hanı’nın eski esnafı da Elhamra Tiyatrosu yıllarını büyük bir özlemle anıyor. 1960’tan bu yana Mod Kristin modaevinde çalışan Kemal Işık “İş çok yoğundu o zaman” diyor. “ Genelde çiftler gidiyordu tiyatroya, nişanlılarıyla. ‘Aa burada gelinlik de var, nikah şekeri de var’ derken giriyorlardı bizim dükkana. Tiyatro için de bazen yaka çiçekleri filan veriyorduk. Tiyatrocuların hepsini tanıyordum. Tiyatroyken İstanbul’da bir numaraydı burası. Bütün iyi sanatçılar buradaydı. Tiyatrocular burayı bıraktıkları gibi buranın seyircisi de gitti. Sonra sahibi sinemaya çevirdi.” Bir süre sahibinin işlettiği Elhamra Sineması, daha sonra Yeni Tual Filmcilik’e kiralanıyor. “Önce sinema güzeldi, babaları Hasan Tual çalıştırıyordu. Sonra oğulları aldılar, son yıllarda bozuldu. O kötü filmleri çevirince ister istemez bazı yanlışlıklar da oldu.” Bir kez adı seks sinemasına çıkınca Elhamra Sineması belli bir ziyaretçi kitlesine mahkum olmuş, hanı da mahkum etmiş. “Siz aile olarak geçerken o resimleri görünce, içeride dükkan olsa bile ‘Acaba ne dükkanı?’ diye düşünür geçersiniz. Bilen müşteri bakmaz, girer; ama bilmeyen müşteri geçiyordu.”

Yangın ve götürdükleri

Elhamra tarihinin en hazin hadisesi kuşkusuz 1999’da sinemayı kül eden yangın oldu. Kimisi elektrik kontağı diyor, kimisi faili belirsiz bir komplo. Yedi yıl metruk kalıyor Elhamra Sineması. 2006’da yeni sahibi tarafından uzun süreli bir restorasyondan geçiriliyor, 2007’ye Elhamra Club adıyla giriyor. “Kötü namından kurtuldu böylece, yeniden yapıldı” diye buruk bir sevinç yaşıyor han esnafı. Gönüllerinden geçeni sorduğumuzda ise söylemeden edemiyorlar: “Hani bir kültür sanat merkezi olsaydı, ya da bir tiyatro, yeniden…”

Sinemanın yandığını duyduğunda evindeymiş Kemal Bey, gitmemiş dükkana: “Dedim yanarsa yansın, bizim dükkan da yansın. Napayım?” Kötü filmlerden, azalan Peralılardan, hızlanan ve kirlenen Beyoğlu’ndan yorulmuş. Bu yıllanmış bıkkınlık sayesinde belki de, Beyoğlu’nun Pera olduğu zamanları bilen, öyle bir İstanbul seven tüm “eski toprak”ların dileğini bu kadar sade ifade edebiliyor: “Nasıl bir insan hastalanır, iyileşir. Buranın da bir hastalanma devri oldu, ama er ya da geç muhakkak bir gün eski günlerine kavuşacak.”

26 Ekim 2017 Perşembe

Biz mülteciler

İLK OLARAK, “mülteci” olarak adlandırılmaktan hoşlanmıyoruz. Biz birbirimize “yeni gelenler” ya da “göçmenler” olarak hitap ediyoruz. Gazetelerimiz “Almanca konuşan Amerikalılar” için basılıyor ve bildiğim kadarıyla Hitler’in zulmüne uğramış insanlar tarafından kurulmuş ve isminden üyelerinin mülteci olduğu anlaşılan bir kulüp yok ve hiçbir zaman da kurulmamış.
Mülteci dediğimiz kişi, gerçekleştirdiği bir eylem ya da sahip olduğu politik bir düşünce nedeniyle ilticaya yönelmiştir. Bizim de iltica talebinde bulunmak zorunda kaldığımız doğru; ancak biz bir eylemde bulunmadık ve çoğumuz hiçbir zaman radikal bir düşünce sahibi olmayı hayal etmedi. Bizimle birlikte “mülteci” teriminin anlamı değişti. Şimdi “mülteci”, sebepsiz yere yeni bir ülkeye gelmek ve Mülteci Komiteleri’nden yardım almak zorunda kalacak kadar şanssız olan bizim gibileri tanımlıyor.
Bu savaş çıkmadan önce mülteci olarak adlandırılmak konusunda daha da hassastık. Diğer insanlara herhangi bir göçmenden farkımız olmadığını kanıtlamak için elimizden geleni yaptık. Kendi özgür irademizle, kendi seçtiğimiz ülkelere gittiğimizi beyan ettik ve durumumuzun “sözüm ona Yahudi problemleri” ile herhangi bir ilgisi olmadığını söyledik. Evet, bizler günün birinde artık kalmak uygun gelmediği ya da salt ekonomik nedenlerden ötürü ülkelerini terk eden “göçmenler” ya da “yeni gelenler” idik. Yaşamlarımızı yeniden kurmak istiyorduk, hepsi buydu. Yaşamını yeniden kurabilmesi için kişinin güçlü ve iyimser olması gerekir. Dolayısıyla biz çok iyimseriz.
Her ne kadar kendimiz desek de, gerçeği söylemek gerekirse bizim iyimserliğimiz takdire şayandır. Mücadelemizin hikayesi sonunda bilinir oldu. Evimizi kaybettik, yani günlük yaşamın aşinalığını. İşimizi kaybettik, yani bu dünyada bir işe yaradığımıza dair inancı. Dilimizi kaybettik, yani tepkilerin doğallığını, jestlerin basitliğini, duyguların serbestçe dışavurumunu. Akrabalarımızı Polonya gettolarında bıraktık ve en iyi arkadaşlarımız toplama kamplarında öldürüldü, ve bu özel yaşamlarımızın parçalanması anlamına geliyor.
Bütün bunlara rağmen kurtarıldığımız anda –ve çoğumuzun birkaç defa kurtarılması gerekmişti– yeni yaşamlarımıza başladık ve kurtarıcılarımızın bize verdikleri bütün öğütleri harfiyen uygulamaya çalıştık. Bize unutmamız söylenmişti; biz de hiç kimsenin düşünemeyeceği kadar hızlı bir şekilde unuttuk. Arkadaşça bir şekilde yeni ülkenin yeni bir yuva olacağı hatırlatılmıştı; böylece Fransa’daki dört haftadan ya da Amerika’daki altı haftadan sonra Fransız ya da Amerikalı gibi davranmaya başladık. Hatta aramızda daha iyimser olanlar, önceki yaşamlarının bilinçdışı bir sürgün gibi geçmiş olduğunu ve ancak şimdi yeni ülkelerinde bir yuvanın gerçekten nasıl bir şey olduğunu anladıklarını eklediler. Eski işimizi unutmamız söylendiğinde bazen itiraz ettiğimiz doğrudur ve sosyal standartlarımız söz konusuysa eski fikirlerimizi fırlatıp atmak zordur. Dil konusunda ise zorluk yaşamadık: Tek bir yıldan sonra iyimserler İngilizceyi anadilleri kadar iyi konuştuklarına ikna oldular; ikinci yıldan sonraysa ağırbaşlı bir şekilde İngilizceyi diğer dillerden daha iyi konuştuklarına dair yemin ettiler. Almancaları zorlukla hatırladıkları bir dildi.
Daha etkili bir şekilde unutabilmek için neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde deneyimlemiş olduğumuz toplama ya da temerküz kamplarına yapılan göndermelerin önüne geçtik. Bu kötümserlik ya da yeni anavatana duyulan inanç eksikliği olarak yorumlanabilir. Ayrıca defalarca kimsenin bütün bunları  dinlemek istemediği söylendi bizlere: Cehennem artık dini bir inanç ya da fantezi değil; evler, taşlar ve ağaçlar kadar gerçek bir şey. Belli ki kimse içinde yaşadığımız zamanın yeni bir insan türü yaratmış olduğunu bilmek istemiyor: Düşmanları tarafından toplama kamplarına ve arkadaşları tarafından temerküz kamplarına konulanlar.
Kendi aramızda bile bu geçmiş hakkında konuşmuyoruz. Bunun yerine belirsiz bir gelecekle başa çıkmak için kendi yolumuzu bulduk. Herkes nasıl plan yapıyor, arzuluyor ve umut ediyorsa, biz de öyle yapıyoruz. Ancak bu genel insani tavırlardan farklı olarak geleceği daha bilimsel bir biçimde düzene koymaya çalışıyoruz. Bu kadar kötü şans sonrasında kesin bir gidişat istiyoruz. Bu yüzden dünyayı bütün belirsizlikleriyle arkamızda bırakıp, yüzümüzü göğe dönüyoruz. Hitler’in ne zaman yenileceğini ve ne zaman Amerikan vatandaşı olacağımızı –gazeteler değil ama– yıldızlar söylüyorlar. Yıldızları bütün arkadaşlarımızdan daha güvenilir akıl hocaları olarak görüyoruz; hayırseverlerimizle ne zaman öğle yemeği yiyeceğimizi ve günlük yaşamlarımıza eşlik eden sayısız anketten birini doldurmak için hangi gün daha şanslı olacağımızı yıldızlara soruyoruz. Bazen yıldızlara da güvenmiyoruz ve elimizdeki çizgilere ya da el yazımızdaki işaretlere bakıyoruz. Böylece, psikanaliz modası geçmiş olsa da, politik olaylar konusunda daha az ama kendimiz hakkında daha çok bilgi sahibi oluyoruz. Yüksek sosyetenin canı sıkılmış beyefendi ve hanımefendilerinin erken çocukluklarının şen kabahatlerine dair tartıştıkları o mutlu zamanlar geride kaldı. Artık hayalet hikayesi istemiyorlar; gerçek deneyimler heyecanlandırıyor onları. Geçmişi büyülendirmenin bir gerekçesi yok artık; gerçekte yeterince büyülü zaten. Böylece, açıksözlü iyimserliğimize rağmen, geleceğin ruhlarını çağırmak için her türlü sihirli numarayı deniyoruz.
Geceleri rüyalarımızda hangi anılar ve hangi düşünceler barınmakta bilemiyorum. Ben de oldukça iyimser olduğumdan, öğrenmek için sormaya cüret etmiyorum. Ancak bazen en azından geceleri ölümümüzü düşündüğümüzü ya da bir zamanlar sevmiş olduğumuz şiirleri hatırladığımızı hayal ediyorum. Hatta sokağa çıkma yasağı sırasında Batı kıyısındaki arkadaşlarımızın nasıl olup da bizim sadece “saygıdeğer yurttaşlar” olmayıp aynı zamanda “düşman yabancılar” olduğumuza dair ilginç fikirlere sahip olduklarını anlayabiliyorum. Gündelik yaşamda tabii ki sadece “teknik olarak” düşman yabancıyız, bütün mülteciler bilir bunu. Ancak karanlık saatlerde teknik sebepler evinizden çıkmanızı engellediğinde, teknik ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair karanlık spekülasyonlar yapmanın önüne geçmek kesinlikle kolay olmuyordu.
Hayır, bizim iyimserliğimizde bir yanlışlık var. Bir sürü iyimser konuşma yapıp eve giden ve gazı açan ya da bir gökdeleni oldukça beklenmedik bir şekilde kullanan tuhaf iyimserler mevcut aramızda. İlan etmiş olduğumuz neşenin temelinde, ölüme tehlikeli biçimde hazır olmamızın yattığını kanıtlamış gibiler. Yaşamın en yüksek iyilik ve ölümün en büyük ümitsizlik olduğuna inançla, ölümden daha beter dehşetlerin tanığı ve kurbanı olduk –yaşamdan daha yüksek bir ideal keşfetme imkanına sahip olamadan. Böylece ölüm bizim için dehşetini kaybetmiş olsa da bir amaç için yaşamlarımızı riske atmayı ne istedik ne de becerebildik. Mülteciler savaşmak –ya da nasıl yeniden savaşır hale gelinebileceği üzerine düşünmek– yerine arkadaşlarına ya da akrabalarına ölüm dilemeye alıştılar; biri öldüğünde içinden geçtiği bütün sıkıntılardan kurtulduğunu neşeyle hayal ederiz. Sonuç olarak çoğumuz bizim de sıkıntılarımızdan kurtulmamızı ve buna uygun hareket etmemizi dileyerek bitirir.
1938’den beri –Hitler’in Avusturya’yı işgalinden beri– belagatli iyimserliğin nasıl da hızla sessiz bir kötümserliğe döndüğünü gördük. Zaman ilerledikçe daha da kötüleştik –daha da iyimser ve daha da intihara meyilli. Schuschnigg idaresindeki Avusturya Yahudileri ne kadar neşeli insanlardı, bütün tarafsız gözlemciler onlara bayılırdı. Kendilerine bir şey olmayacağına dair duydukları derin inanç harikaydı. Ancak Alman orduları ülkeyi işgal ettiğinde ve nazik komşuları Yahudi evlerinde isyan çıkarmaya giriştiğinde, Avusturya Yahudileri intihar etmeye başladılar.
Diğer intiharlardan farklı olarak arkadaşlarımız eylemlerine dair bir açıklama bırakmadılar. Zavallı bir adamı son gününe kadar konuşmaya ve neşeli davranmaya zorlayan bir dünyaya karşı hiçbir itham ve suçlamada bulunmadılar. Bıraktıkları mektuplar geleneksel, anlamsız belgelerdir. Dolayısıyla açık mezarlarının başında yaptığımız cenaze konuşmaları kısa, utanç dolu ve umut doludur. Kimse olası sebepleri sorgulamaz, hepimize açık ve net gözükürler.
Popüler olmayan gerçeklerden bahsediyorum ve amacıma ulaşmak için modern insanları etkileyen biricik argümanları –rakamsal verileri– bile kullanmıyor olmam işleri daha da kötü bir hale sokuyor. Rakamlar söz konusu olduğu sürece Yahudilerin varlığını öfkeyle reddeden o Yahudiler bile bize hayatta kalma şansı tanıyorlar. Sadece birkaç Yahudinin suçlu olduğunu ve çoğu Yahudinin savaş zamanında iyi vatanseverler olarak öldürüldüğünü başka nasıl kanıtlayabilirler ki? Onların Yahudilerin istatistik yaşamlarını kurtarma çabaları sayesinde biliyoruz ki, Yahudiler bütün medeni uluslar arasında en düşük intihar oranına sahiptirler. Bu rakamların artık doğru olmadığına eminim, her ne kadar yeni rakamlar sunamasam da yeni deneyimlerle kanıtlayabilirim. Kafatası ölçüsünün, içindekine dair kesin bilgiyi verdiğine ya da suç istatistiklerinin ulusal etiğin kesin seviyesini gösterdiğine asla tam olarak inanmayan kuşkucular için bu yeterli olacaktır. Neyse, bugün Avrupalı Yahudiler nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, artık istatistik yasalarına uygun olarak davranmıyorlar. İntiharlar sadece Berlin ve Viyana’daki, Bükreş ya da Paris’teki paniğe kapılmış insanlar arasında değil, New York ve Los Angeles, Buenos Aires ve Montevideo’da da gerçekleşiyor.
Öte yandan gettolardaki ve toplama kamplarındaki intiharlar hakkında çok az haber yapılmıştır. Doğru, Polonya’dan çok az bir haber gelmişti ancak Alman ve Fransız toplama kampları hakkında yeterince bilgimiz vardı.
Sözgelimi, biraz zaman geçirme fırsatını yakalamış olduğum Gurs kampında tek bir intihar duydum ve o da kolektif bir eylem önerisiydi –görünürde Fransızları sinirlendirmek için bir çeşit protesto eylemi. İçimizden bazıları oraya her şekilde “ölmek için”[1] gönderildiğimizi söylediğinde, genel ruh halimiz birden yaşam için şiddetli bir cesarete dönüştü. Genel kanı, insan hâlâ bütün olanları kişisel ve bireysel bir kötü şans olarak algılayıp buna uygun olarak da kişisel ve bireysel yaşamını sonlandırıyorsa, o kişinin anormal biçimde asosyal ve genel olaylara karşı kayıtsız olduğu yönündeydi. Bununla birlikte aynı insanlar kendi bireysel yaşamlarına geri döndüklerinde ve görünüşte bireysel problemlerle karşılaştıklarında, tekrardan umutsuzluğun yanı başındaki bu çılgın iyimserliğe dönüyorlardı.
Biz zulme uğrayan ilk dindar olmayan Yahudileriz ve de ilk defa, sadece ölüm döşeğinde[2] değil, intiharla cevap verenleriz. Belki de intiharın, insan özgürlüğünün en son ve en yüce garantisi olduğunu öğreten filozoflar haklıdırlar: Yaşamlarımızı ya da içinde yaşadığımız dünyayı yaratmakta özgür olmamakla birlikte, yaşamdan vazgeçmekte ve dünyayı terk etmekte özgürüz. Sofu Yahudiler kesinlikle bu negatif özgürlüğü gerçekleştiremezler; onlar intiharda cinayeti görürler, yani insanın asla yapma imkanı olmayan bir şeyi yok etmesini, Yaratıcının haklarıyla müdahale etmeyi. Adonai nathan veadonai lakach (“Tanrı verdi ve Tanrı geri aldı”); ve üzerine ekleyeceklerdir: Baruch shem adonai (“Tanrı’nın adı kutlu olsun). Onlar için intihar, cinayet gibi, yaradılışa bir bütün olarak yapılmış kafir bir saldırıdır. Kendini öldüren insan hayatın yaşamaya değer olmadığını ve dünyanın onu barındırmaya değer olmadığını söylemektedir.
Ancak bizim intihar edenlerimiz hayata ve dünyaya küstahça meydan okuyan, kendilerinde bütün evreni öldürmeye çalışan çılgın isyankarlar değiller. Onlarınki ortadan kaybolmanın sakin ve mütevazi bir yolu; kişisel problemleri için buldukları bu şiddetli çözümden ötürü özür diler gibidirler. Onlara göre, genel olarak, politik olayların kendi bireysel kaderleriyle bir alakası yoktur; iyi ya da kötü zamanlarda sadece kendi karakterlerine inanırlar. Şimdiyse kendilerinde olayların üstesinden gelmelerini önleyen gizemli bir eksiklik buluyorlar. Erken çocukluklarından beri kendilerinde belirli bir sosyal standart hakkı gördükleri için, bu standardın artık korunamaması onların gözlerinde bir başarısızlıktır. İyimserlikleri, kafalarını suyun üzerinde tutmak için harcadıkları beyhude bir çabadır. Sonuçta, bir çeşit bencillik yüzünden ölürler.
Eğer kurtarılırsak küçük düşürülmüş hissederiz ve eğer yardım görürsek alçalmış hissederiz. Deliler gibi bireysel kaderlere sahip mahrem varoluşlar için savaşıyoruz, çünkü eskiden insansever olan çoğumuzun çok iyi hatırladığı o zavallı schnorrers[3] sürüsünün parçası olmaktan korkuyoruz. Schnorrer olarak adlandırılan şeyin shlemihl değil, Yahudi kaderinin bir sembolü olduğunu anlamayı başaramadığımız için bugün Yahudi dayanışmasının bir parçası olarak hissetmiyoruz; kendi başımıza bütün Yahudi halkı kadar endişelenmediğimizi fark edemiyoruz. Bazen bu anlayış eksikliği, koruyucularımız tarafından kuvvetli biçimde desteklenmiştir. Paris’teki büyük bir hayır kurumunun yöneticisinin, Alman Yahudisi bir entelektüelin üzerindeki kaçınılmaz “Dr.” ünvanıyla gelen kartvizitini her alışında yüksek sesle “Herr Doktor, Herr Doktor, Herr Schnorrer, Herr Schnorrer!” diye haykırdığını hatırlıyorum.
Bu tür tatsız deneyimlerden çıkardığımız sonuç yeterince basitti. Felsefe doktoru olmak artık bizi tatmin etmiyordu ve yeni bir yaşam kurmak için önce eskisini geliştirmek zorunda olduğumuzu öğrendik. Tavrımızı tanımlamak için küçük bir peri masalı icat edildi; sahipsiz göçmen bir dachshund keder içerisinde konuşmaya başlar: “Bir zamanlar ben St. Bernard iken…”
Bu kadar çok yıldız ve ünlü simadan şaşkına dönmüş olan yeni arkadaşlarımız, görkemli geçmişe dair anlattıklarımızın altında bir insan hakikatinin yattığını zorlukla anlıyorlar: Bir zamanlar insanların özen gösterdiği birileriyken, arkadaşlar tarafından seviliyorduk ve hatta ev sahipleri tarafından kirasını düzenli öder diye biliniyorduk. Bir zamanlar yiyeceğimizi satın alıp, istenmediğimiz söylenmeksizin metroda seyahat edebiliyorduk. Gazeteciler bizi izleyip, süt ve ekmek alırken herkesin ortasında rahatsız edici olmayı bırakmamızı söylemeye başladıklarında birazcık histerikleştik. Başka türlü nasıl yapılır bilmiyoruz; zaten hayatımızın her anında kim olduğumuz, hangi pasaporta sahip olduğumuz, doğum sertifikalarımızın nerede doldurulduğu ve Hitler’in bizi sevmediği anlaşılmasın diye lanet derecede dikkatli davranıyoruz. Yiyeceğini satın alırken politik düşünmen gereken bir dünyaya uyum sağlayabilmek için elimizden geleni yapıyoruz.
Bu şartlar altında St. Bernard gittikçe daha da çok büyüyor. Belirli bir işi kabul etmesi beklenirken, “Kiminle konuştuğunuzun farkında değilsiniz; ben Karstadt’ın (Berlin’de büyük bir alışveriş mağazası) bölüm müdürüydüm.” diye iç geçiren o genç adamı asla unutamıyorum. Bir de kurtarılmak için farklı komitelerin sayısız vardiyasından geçen o orta yaşlı adamın derin umutsuzluğu var; “benim kim olduğumu burada hiç kimse bilmiyor!” diye bağırmıştı sonunda. Kimse ona onurlu bir insan gibi davranmadığı için o da büyük isimlere ve bağlantıda olduğu önemli kişilere telgraf çekmeye başladı. Bu çılgın dünyada “büyük adam” olarak kabul görmenin, insan olarak kabul görmekten çok daha kolay olduğunu çabuk kavramıştı.
Kim olduğumuza ya da istediğimiz gibi yaşamaya karar vermekte ne kadar az özgür olursak, o kadar çok maske takmaya, gerçekleri saklamaya ve rol oynamaya çalışıyoruz. Almanya’dan Yahudi olduğumuz için kovulmuştuk. Ancak Fransız sınırını geçtikten az sonra “Hans”a[4] dönüştük. Hatta bize, eğer gerçekten Hitler’in ırksal teorilerine karşıysak bu yer değişikliğini kabul etmek zorunda olduğumuz söylenmişti. Yedi yıl boyunca gülünç bir şekilde Fransız olmaya çalışma rolünü oynadık, en azından saygın vatandaşlar olarak. Ancak savaşın başında hep birlikte “Hans” olarak kamplara alındık. Bu sırada çoğumuz o kadar sadık Fransızlara dönüşmüştük ki, Fransız hükümetinin emrini bile eleştiremedik; böylece toplanmamızda sorun olmadığını açıkladık. Bizler tarihin gördüğü ilk gönüllü mahkumlardık[5]. Almanlar ülkeyi işgal ettikten sonra Fransız hükümetinin yapması gereken firmanın ismini değiştirmekti yalnızca; Alman olduğumuz için hapse atılan bizler, Yahudi olduğumuz için serbest bırakılmadık.
Bütün dünyada aynı hikaye tekrar edip edip durur. Avrupa’da Naziler mülklerimize el koydular; ancak Brezilya’da, sadık bir Bund der Auslandsdeutschen[6] üyesi olarak, mal varlığımızın %30’unu ödemek zorundaydık Paris’te Yahudi olduğumuz için saat sekizden sonra evlerimizden çıkamıyorduk; ama Los Angeles’ta “düşman yabancı” olduğumuz için sınırlandırılmıştık. Kimliğimiz o kadar sık değişiyordu ki, kimse gerçekte kim olduğumuzu bilemiyordu.
Maalesef Yahudilerle tanıştığımızda işler daha iyiye gitmedi. Fransız Yahudileri, Ren nehrinin ötesinden gelen Yahudilerin, kendi deyişleriyle Polaks –Alman Yahudilerine göre Ostjuden–  olduklarına kesinlikle eminlerdi. Ancak gerçekten doğu Avrupa’dan gelenler, Fransız kardeşleriyle aynı fikirde değillerdi ve bizi Jaeckes olarak adlandırdılar. Bu Jaecke-sevmeyenler’in oğulları –Fransa’da doğan ikinci jenerasyon ve tamamen asimile olmuşlar– üst sınıf  Fransız Yahudilerinin fikrini paylaşıyorlardı. Dolayısıyla, aynı aile içerisinde baba tarafından Jaecke ve oğul tarafından da Polak olarak adlandırılabilirdiniz.
Savaşın patlak vermesinden ve Avrupa Yahudilerinin başına gelen felaketten beri, salt mülteci olma gerçeği yerli Yahudi toplumuyla kaynaşmamıza engel oldu. Bazı istisnalar sadece kuralı doğruladılar. Yazılı olmayan bu toplumsal kurallar, her ne kadar kamusal olarak kabul edilmese de, kamuoyunun büyük gücüne sahip. Ve böyle sessiz bir kamuoyu ve pratiği bizim günlük yaşantımızda resmi konukseverlik ve iyi niyet açıklamalarından daha önemli.
İnsan toplumsal bir hayvan ve toplumsal bağlar koptuğunda hayat onun için kolay olmuyor. Ahlaki standartlar toplumun dokusunda daha kolay tutunur. Çok az insan toplumsal, politik ve hukuki statüsü tamamen karıştığında kendi bütünlüğünü koruma gücüne sahiptir. Toplumsal ve hukuksal statümüzü değiştirmek için gereken savaşma cesaretinden yoksun olarak bizler, bir çoğumuz, kimlik değiştirmeyi denemeye karar verdik. Ve bu acayip davranış, işleri daha da kötüleştiriyor. İçinde yaşadığımız karmaşa bir yandan bizim kendi eserimiz.
Bir gün biri Almanya’dan çıkan Yahudi göçünün gerçek hikayesini yazacak ve her zaman %150 Alman olmuş olan, Alman süper-vatanseveri, Berlinli Bay Cohn’u betimleyerek başlamak zorunda kalacak. 1933 yılında bu Bay Cohn, Prag’da mülteci oldu ve kısa zamanda inançlı bir Çek vatansevere dönüştü – Alman vatanseveri olduğu zamanki kadar hakiki ve sadık bir Çek vatanseveri. Zaman ilerledi ve yaklaşık 1937 yılında, bir süredir Nazi baskısı altında olan, Çek hükümeti Yahudi göçmenleri, kendilerini çok güçlü bir şekilde müstakbel Çek vatandaşı olarak hissetmelerini göz ardı ederek sınırdışı etmeye başladı. Bizim Bay Cohn sonra Viyana’ya gitti; oraya uyum sağlamak için kuşkusuz bir Avusturya vatanseverliğine gerek vardı. Alman işgali Bay Cohn’u o ülkeden de çıkardı. Paris’e kötü bir zamanda ulaştı ve hiçbir zaman düzenli bir oturma izni alamadı. Hüsnükuruntu konusunda oldukça deneyim kazanmış biri olarak, gelecek yaşamını Fransa’da geçireceğine ikna olarak idari tedbirleri ciddiye almadı. Bu yüzden Fransız ulusuna olan adaptasyonunu, kendisini “bizim” atamız Vercingetorix ile tanımlayarak hazırladı. Sanırım Bay Cohn’un diğer maceralarına geçmesem iyi olacak. Bay Cohn, bir Yahudi olarak, gerçekte ne olduğuna karar veremediği sürece kimse içinden geçeceği çılgın değişimleri öngöremez.
Kendini kaybetmek isteyen bir insan aslında insan varoluşunun imkanlarını, yaradılış kadar sonsuz olan imkanlarını keşfeder. Ancak yeni bir kimliğin toparlanması, dünyanın yeniden yaratılması kadar zordur ve boşunadır. Ne yaparsak yapalım, hangi role girersek girelim, açığa vurduğumuz tek şey delice arzumuz olan değişmektir, Yahudi olmamaktır. Bütün eylemlerimiz bu amaca yönelmiştir: Yahudi olmak istemediğimiz için mülteci olmak istemeyiz; geçen yılların Almanca konuşan göçmenleri Yahudi olarak mimlendiği için İngilizce konuşan insanlarmışız gibi davranırız; dünyadaki devletsiz insanların çoğunluğu Yahudi olduğu için kendimizi devletsiz olarak tanımlamayız; Yahudi olduğumuz gerçeğini saklamak için sadık Hottentotlar[7] olmaya can atarız. Başarmıyoruz ve başaramıyoruz; “iyimserlik” maskemizin altında asimilasyoncuların umutsuz hüznünü rahatlıkla bulabilirsiniz.
Almanya’dan gelen bizlerle birlikte asimilasyon kelimesi “derin” bir felsefi anlama kavuştu. Bu konuda ne kadar ciddi olduğumuzu güçlükle kavrayabilirsiniz. Asimilasyon, doğmuş bulunduğumuz ülkeye ve dillerini konuşmuş bulunduğumuz insanlara gereken uyumun sağlanması anlamına gelmiyor. Prensipte biz her şeye ve herkese uyum sağlıyoruz. Bu yaklaşım, duygularını belli ki dışa vurmayı bilen bir hemşehrimin sözleriyle oldukça netleşti kafamda. Fransa’ya varır varmaz, Alman Yahudilerinin birbirlerine çoktan Fransız olduklarını iddia ettikleri uyum sağlama örgütlerinden birisini kurdu. İlk konuşmasında şunları söyledi: “Almanya’da iyi Almanlar olduk ve bu yüzden Fransa’da iyi Fransızlar olmalıyız.” Dinleyenler coşkuyla alkışladı ve kimse gülmedi; sadakatimizi nasıl kanıtlayacağımızı öğrenmiş olmaktan dolayı mutluyduk.
Eğer vatanseverlik bir rutin ya da pratik sorunuysa, biz dünyadaki en vatansever insanlar olmalıyız. Bizim Bay Cohn’a geri dönersek kesinlikle bütün rekorları kırmıştır. Kendisi, her zaman ve içine feci bir kaderle sürüklendiği her ülkede gecikmeden o toprağın dağlarını gören ve seven ideal mültecidir. Fakat vatanseverliğin bir pratik meselesi olduğuna henüz inanılmadığı için, insanları tekrar eden dönüşümlerimizin samimiyetine ikna etmek zor. Bu mücadele bizim kendi toplumumuzu o kadar toleranssız hale getirdi ki; yerli halktan bizi kabul etmelerini isteyecek bir konumda olmadığımızdan, bir gruba ait olmaksızın tam kabul talep ediyoruz. Yerli halk bizim gibi garip varlıklarla karşılaştıklarında şüpheleniyorlar. Onların bakış açısına göre, kural olarak, sadece eski ülkelerimize sadakat anlaşılabilir. Bu, yaşamı bizler için zorlaştırıyor. Yahudiler olarak geldiğimiz ülkelerdeki vatanseverliğimizin olağandışı bir tarafı olduğunu anlatmayı isteseydik belki bu şüphenin üstesinden gelebilirdik. Bu vatanseverlik aslında oldukça samimi ve derin köklere sahipti. Bunu kanıtlamak için kalın kitaplar yazdık; antikliğini keşfetmek ve istatistiksel olarak açıklamak için koca bir bürokrasiyi çalıştırdık. Yahudiler ve Fransızlar, Yahudiler ve Almanlar, Yahudiler ve Macarlar, Yahudiler ve … diye giden önceden tanımlı harmoniler hakkında felsefi tezler yazan akademisyenlerimiz vardı. Bugün sıklıkla şüphe duyulan sadakatimizin uzun bir tarihi var. Bu, yüz elli yıl boyunca asimile edilen ve benzeri görülmemiş bir marifet sergileyen Yahudiliğin tarihidir: Sürekli olarak Yahudi olmadıklarını kanıtlasalar da, aynen Yahudiler olarak kalmayı başardılar.
Ünlü prototiplerinin aksine kim olduklarını bilmeyen bu Ulysses-gezginlerinin umutsuz karmaşası, sahip oldukları mükemmel bir “kimliklerine sahip çıkmayı reddetme” manisiyle açıklanır kolaylıkla. Bu mani, varoluşumuzun derin absürtlüğünü ortaya koyan son on yıldan daha eskidir. Hayali bir işareti sürekli gizlemeye çalışmaktan kendini alamayan takıntılı insanlar gibiyiz. Böylece yeni olduğu için mucizeler yaratabilecek gibi gözüken her yeni olasılığın şevkle hastası oluruz. Nasıl topluca bir kadın her yeni kıyafetin onu arzu ettiği bel ölçüsüne kavuşturacağı vaadiyle memnun kalıyorsa, aynı şekilde biz de her yeni ulusla büyüleniyoruz. Ancak kadın yeni kıyafetini mucizevi niteliklerine inandığı sürece sever, ve duruşunu –ya da bu durumda statüsünü– değiştirmediğini fark ettiği anda onu fırlatıp atacaktır.
Garip kıyafet değiştirmelerimizin bir işe yaramadığı aşikar olsa da bunun henüz cesaretimizi kıramamış olması şaşırtıcı gelebilir. Eğer insanın tarihten nadiren bir şey öğrendiği doğruysa, bizim olayımızda olduğu gibi tekrar edip duran kişisel deneyimlerden öğrenebileceği de doğrudur. Ancak ilk taşı bize atmadan önce Yahudi olmanın bu dünyada yasal bir statü sağlamadığını hatırlayın. Eğer sadece Yahudi olduğumuz gerçeğini dillendirmeye başlarsak, kendimizi yasalar ya da politik anlaşmalar tarafından korunmayan, dolayısıyla sadece insan olan kişilerin kaderine maruz bırakmış oluruz. Bu tür insanların uzun süreden beri varolmayı bıraktığı bir dünyada yaşadığımızdan; toplum, kan dökmeden adam öldüren büyük bir toplumsal silah olarak ayrımcılığı icat ettiğinden; pasaportlar ya da doğum sertifikaları, hatta bazen gelir vergisi makbuzları artık resmi belge değil ama sosyal ayrıştırma araçları olduğundan beri bundan daha tehlikeli bir yaklaşım hayal edemiyorum. Çoğumuzun tamamen toplumsal standartlara bel bağladığı doğrudur; toplum bizi onaylamazsa kendimize olan güvenimizi kaybederiz; toplum tarafından kabul görmek için her türlü bedeli ödemeye hazırız ve her zaman hazırdık. Ancak  bütün bu uyum sağlama ve asimilasyon numaraları olmadan bununla başa çıkmayı deneyen, aramızdaki çok az kişinin, güçlerinin yetebileceğinden çok daha fazla bir bedel ödedikleri de aynı şekilde doğrudur: Onlar bu altüst olmuş dünyada kanun kaçaklarına bile sunulan az sayıdaki olanağı da tehlikeye attılar.
Bernard Lazare’nin ardından “bilinçli parya” olarak tanımlayabileceğimiz bu az sayıdaki kişinin tavrını, son zamanlarda sonradan görme olmak için bulduğu her yolu deneyen Bay Cohn’dan daha iyi örnekleyebilecek kimse yoktur. On dokuzuncu yüzyılın çocukları olarak, kanuni ya da politik suçludan haberleri olmadan, toplumsal paryaları ve onların karşısında yer alan toplumsal sonradan görmeleri biliyorlardı. Banker Yahudilerle başlayan ve Yahudi milyonerler ve insanseverlerle devam eden modern Yahudi tarihi, bu öteki Yahudi geleneğini unutmaya meyillidir: Heine, Rahel Varnhagen, Sholom Aleichem, Bernard Lazare, Franz Kafka ya da Charlie Chaplin’in bile dahil olduğu gelenek. Sonradan görmeye dönüşmek istemeyip, “bilinçli parya” statüsünü tercih eden azınlıktaki Yahudilerin geleneğidir bu. Bütün övünülen Yahudi nitelikleri –“Yahudi kalbi”, insanlık, mizah, tarafsız zeka– parya nitelikleridir. Bütün Yahudi kusurları –densizlik, politik aptallık, aşağılık kompleksleri ve paragözlük– sonradan görmelerin özellikleridir. Kast ruhunun ya da finans işlemlerine içkin gerçekdışılığın çizdiği sınırlardan ötürü, insani davranışlarını ve gerçeğe dair doğal sezgilerini değiştirmeye değer bulmayan Yahudiler her zaman olmuştur.
Tarih, kanun kaçağı statüsünü benzer şekilde hem paryalar, hem de sonradan görmeler üzerinde zorla uygulamıştır. Sonuncular henüz Balzac’ın “On ne parvient pas deux fois”[8]   bilgeliğini kabul etmemişlerdir; dolayısıyla paryaların vahşi hayallerini anlamazlar ve onların kaderini paylaşmış olmaktan dolayı aşağılanmış hissederler. Gerçeği söylemekte “ahlaksızlık” derecesinde ısrar eden az sayıdaki mülteci, gözden düşmelerine karşılık paha biçilemez bir avantaj kazanırlar: Tarih artık onlar için kapalı bir kitap değildir ve politika artık Yahudi olmayanların ayrıcalığı değildir. Avrupa’daki Yahudilerin, kanuni haklarından mahrum bırakılmasının hemen arkasından Avrupa’daki birçok ulusun kanun dışı ilan edildiğini bilirler.
Ülkeden ülkeye sürülen mülteciler, halklarının öncüleridirler,  eğer kimliklerini korurlarsa. İlk defa ayrık değil ama diğer bütün ulusların tarihine bağlı bir Yahudi tarihi var. Avrupa halklarının nezaketi ve medeniyeti, en zayıf üyelerinin dışlanmasına ve zulme uğramasına izin verdikleri zaman, ve de bu yüzden, paramparça olmuştur.
Hannah Arendt

Çeviri: Erdem Üngür

Notlar:
[1] Orijinal metinde fr. pour crever
[2] Orijinal metinde lat. in extremis
[3] Sürekli bir şey rica eden ya da otlakçı anlamındaki Yidiş terim
[4] Orijinal metinde fr. boches: Fransızların Almanlar (ve özellikle Alman askerleri) için kullanmış olduğu küçük düşürücü, kötüleyici terim.
[5] Orijinal metinde  fr. prisonniers volontaires
[6] Yurtdışında Yaşayan Almanlar Birliği
[7] Sömürgecilik zamanında Güney Afrika ve Namibya’da yaşayan Khoikhoi halklarına sömürgeciler tarafından verilen toplu isim.
[8] “Kimse iki kere sonradan görme olmaz” ya da “İnsan şansı bir kere yakalar” anlamındaki özdeyiş.