29 Ocak 2011 Cumartesi

bilgi ağacı


“Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır.”
“Söylenen her söz, biri tarafından söylenmiştir.”

Şilili iki bilim insanı, Humberto R. Maturana ve Francisco G. Varela Bilgi Ağacı isimli eserleriyle bu iki aformizmayı geliştirdikleri biyolojik teoriyle açıyor. Yazarlar “bilmenin biyolojisi”ni basit ve akıcı bir dille, bol örnekle anlatırken, aynı zamanda bizi biyoloji dünyasının ABC’sinde bir yolculuğa çıkarıyor.

Şili’de liselerde, ABD’de üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan bu metin, içindeki derin biyolojik analizlere rağmen yalnızca biyologların veya yaşam bilimcilerin kavrayabileceği bir eser olmaktan uzak. Aksine bu kitap, bilime merak duymaya yeni başlamış bir okur için dahi cezbedici. Yazarlar her adımda önce konvansiyonel tanım ve fikirleri basitçe sunuyor, ardından kendi teorilerini bunlara eklemliyor. Böylece kitabın içeriğinde bu alanla iç içe olmayan okurun hevesini kıracak hiçbir engel kalmıyor.

Kitabın girişinde, “bilinçli düşüncenin kökeni (nasıl doğduğu, doğada nasıl ortaya çıktığı konusundaki) konusundaki bin yıllık cehaletimiz” ile tanışıyoruz. Yazarlara göre toplumsal yaşamın çıkmazlarını aşamamamızın, savaşları, kör çatışmaları durduramamamızın nedeni bu süregelen cehaletimiz. Türümüzü “toplumsal bir düşünümsel yaratıcılığa” taşıyamıyoruz. Çok güvendiğimiz akılcılığımızın sınırlarından çıkamıyoruz. “Bizler şüpheye yer bırakmayan, sıkı sıkıya bağlandığımız algılarımızın, kesinliğin dünyasında yaşama eğilimindeyiz: Kanaatlerimiz, gördüklerimizin gördüğümüz gibi olduğunu kanıtlar ve doğru bildiğimiz şeyin bir alternatifi söz konusu değildir. Bu bizim gündelik halimiz, kültürel duruşumuz, genel insanlık halimizdir.” Böylece sonunda kaçınılmaz çatışmalarımızla baş başa kalıyoruz. Bu çıkmazdan çıkmanın yolu ise, bilmeyi bilmek, nasıl bildiğimize dair önyargılarımızı yıkıp canlı olmanın, insan olmanın, dilin, zihnin ve bilincin anlamlarını, kısacası doğamızı yeni baştan öğrenmek.

Hikayenin kökü büyük patlamaya kadar gidiyor. Güneş sisteminin oluşumunu, canlı organizmaların ortaya çıkışını anlatan Maturana ve Varela, ezberimizi ilk kez burada, ‘otopoiezi’ kavramını ortaya atarak bozuyor. Buna göre canlıların temel özelliği, ‘kendi kendini var etme’ özerkliğine sahip olmaları. Böylece bildiğimiz anlamda ‘hayat’ başlıyor.

İnsan, “soyu tek hücreye dayanan hücre birliklerinden” doğan bir canlı türü olarak doğal seleksiyon ve evrim süreçlerinden geçerek bugünkü yapısını kazanıyor. Devamında şu sorulara yanıt aranıyor: Peki, insan soyunun bugünkü öğrenilmiş davranışları nasıl ortaya çıktı? Ve nasıl oluyor da insan kendi kendisini, kendi dilini, kelimelerini tanımlayabilen bir varlık? Kendi kendimizin bilgisine ve bildiklerimizin bilgisine nasıl sahip olabiliyoruz?

Bu soruya yalnız benlikle ve yalnız çevre ile açıklama getiren iki anaakım yaklaşıma karşın Maturana ve Varela üçüncü bir yolu işaret ediyor, kendi deyimleriyle “bıçak sırtında” ilerliyorlar: Bilgi, bizi kuşatan nesneler dünyasından bize gelmez. Buna karşılık nesnelliğin olmadığı, her şeyin belirsiz olduğu bir dünyada, yalnızca kendi iç dünyamızın varlığıyla, dünyamızı tamamen icat ederek de yaşamıyoruz. Bilmek, tam da bilen ile bilinen arasındaki döngüsel bağ sayesinde özgüllük kazanıyor. “Bilişsel totoloji” bu demek: Biz insanlar, bilginin içeriğinin bilginin ta kendisi olduğu bir bilgi alanında var oluyoruz.

Yazarlar işe bilmek kavramını “canlının dünyasını yaratırken belirli bir ortamda varlığını sürdürmesine imkan sağlayan”, etkin bir eylem olarak tanımlayarak başlıyor. Buradan hareketle, “yaşamak, bilmektir(yaşamak, canlı bir varlık olarak varoluş içerisinde etkin eylemlerde bulunmaktır.)”

İnsansı fosillerden bu yana insan evriminde gözlemlenebilen yoğun sosyal yaşantı insanı sinir sistemine sahip diğer sosyal omurgalılardan evrim sürecinde ayrıştırıyor. Biyolojik veriler, önce dilin temelini oluşturan davranışların, sonra bu davranışların sürekli tekrarı ve yeni nesillere aktarılmasıyla dilin oluştuğu fikrini kuvvetlendiriyor. Dilin ortaya çıkışı ise zihin, özbilinç ve benliğimizi mümkün kılıyor. Bugün dil içinde varolan özbilincimiz sayesinde biz insanlar, kendi kendimizin ve deneyimlerimizin tasvirlerini yapabilen canlılarız. Bilgi Ağacı’nın yaklaşımıyla bu da tam olarak “insan olmak” demek.

Yani insan, “sürekli geri dönüp tekrarlanan bir işlemle toplumsal olduğu kadar (dil) kendi kendini var eden süreçlerden geçerek, sürekli kendimize ilişkin tanımlar üreterek” ‘insan’ oluyor. Zira, “Yaptığından başkasını bilmek mümkün değildir. O halde belki insan olarak varlığımız sürekli bir insan yaratısıdır.”

Nasıl bildiğimizi bildiğimizde ise, bu farkındalık bizi kaçınamayacağımız bir ‘etikle’ yüzleştiriyor. Diğer türdeşlerimizle ortak bir yaşam sürebilmenin koşulu, çatışmayı yenmek. Eylemimiz ile algımız arasındaki, bilme eylemi içindeki döngüselliği görmek, toplumsallığımız içinden bakarak bireyoluşlarımızı kavramak, “söylenen her sözün biri tarafından söylendiğini” hatırlamak zorundayız. Böylece sığınageldiğimiz kesinliklerimizin, tekdoğrucu fikirlerimizin konforlu kuyusundan çıkabilecek, bize ‘öteki’ gelen fikirleri anlama çabasını biteviye sürdürerek gerçek bir ‘birarada yaşam’a ulaşabileceğiz.

Yazarlar biyolojik araştırmalardan derledikleri bilgilerle destekledikleri savlarını sonuçlandırırken umutlu. Zira insan, türünün ilk örneklerinden beri sosyal bir canlı ve dilini bulduğundan beri dünyasını oluşturma, betimleme ve betimledikçe değiştirme kudretini elinde tutuyor. Bilişsel alanımız genişledikçe, bu kudret çatışma alanlarından uzlaşı alanlarına yönelebilir. Bunun yolları çeşitli: “Mantık yürütme, düşünme, bir yabancıyla karşılaşma.” Bunun için ciddi bir yol da ‘sevgi’ yani “diğer kişinin yanımızda olmasını kabul etmek”. Sevgi, bu teze göre toplumsal olguların biyolojik temeli. Yazarlar bu fikirlerini şu sarsıcı cümlelerle özetlerken insanlığımızı sarsıyor:

“Sevgi yoksa, başka insanların yanımızda olmasını kabul etmiyorsak toplumsal süreç olmaz ve dolayısıyla insan olmak imkansızdır. Başkalarını kabullenmeyi engelleyen her şey – yeterlilik olsun, hakikate erişim olsun, ideolojik kesinlik olsun – toplumsal sürece zarar verir çünkü bu toplumsal süreci oluşturan biyolojik sürece zarar verir. Kendimizi kandırmayalım: Ahlak dersi ya da sevgi vaazı vermiyoruz. Yalnızca biyolojik olarak sevgi olmadan, diğerlerini kabullenme olmadan hiçbir toplumsal fenomen olmayacağını ifade ediyoruz. Eğer buna rağmen bir şekilde bir arada yaşıyorsak sevgi görüntüsü altında kayıtsızlık ve yadsımayı yaşıyoruz demektir.”

27 Ocak 2011 Perşembe

şiddet


Şiddet, çıkamamaktır. Girememek, ve anlatamamaktır. Fazla(dan) bakıştır, bakarak kilitleyen. Kısıldıkça kendini kısmak. Çarpıntınla kendine çarpmak, dıştan içe içten dışa, ucunu buldurmayan. Koca siyah bir at ve minik bir çocuk gibi, sevginin korkuya karmakarıştığı andır.

Dışarı attıkça içine dolar, doldukça atarsın, daha yüksek, daha yüksek, yüksek! Atamazsın. Ürer. “Yok ol” dedikçe. İçinde küçücük tutmak en iyisi belki de. Çoğalırsa ya intihar ya cinayettir.

İç hacminin darlığınca patlayan basınç: “İçini ferah tut!” Her yerde, her türdedir; farklı ve aynı. Savaştır. Doğal olanla eşler kendini, doğanı sorgulatır. Sorarken sen her şeyi, yine yine gelir.

Koruma vaat eden kurumlar vardır. Aile, devlet, bir başkasının kuvveti. İnanır mısın hiçbiri, ondan daha çok var olamaz. O orda, çekirdeklerinde göz kırpmakta. Bakar, bekler, seslenir, yapar.

Yapamamaktır, yapsan da, yaptıkça da. Gidememek, kalamamaktır; ortası yoktur.
Sevmez, sevdirmez, ama bir bakarsın, zevki onunla almışsın, tadını ondan almış ağzın. “Anlam”ı yer, düşünemezsin. “Neden?” diye sorarlar. “Neyim ben?” dersin. “Bu dünya nedir?” Anlatamamaktır o, çünkü anlamamaktır.

Sorarsın ona: “Özgür irade” diyorlar. Gidiyorsun, çelme takıyorsun, ısırıyor, aldatıyorsun. Hayal ve can kırıyorsun. Öldürüyorsun; ölerek? “Emek” konuşur, emek düşünür, emek anlarken, ötekinin emeğini yiyenlerden oluyorsun; afiyetle?

Beden mi, akıl mı, ruh mu, “insan” mı? “Normal”in kaybı mı? Sorular felsefeye yarar. Hayat daha sert akar. Yine de sorarsın, cevapsız soru hiçten iyidir diye.

Sorarsın kendine: Öncesi nasıldı peki? Önceleri, annenin karnında? Duymuştun, sonra gördün. Gözlerin ve kalbin birken, daha o kadar küçüksün. Yavaş yavaş sana geldi, çarptı, sarstı, sarstı, ağlattı... “İçten” olma yaşındı. Dışarı bakardın, aynandı. Her evde olurdu böyle şeyler, dediler, hep. Başka hiddetli tencerelerde pişen başka küçük yaşların komşuluğunda büyüdün, masadan masaya, salondan odaya, okuldan okula, şehirden şehre. Her şey çok çabuk oldu, her evde olduğu gibi. Bu hızla, dışın kızardı, için pişmedi. Bir acılık kaldı orda, artık yoğrulamayacak kadar belli belirsiz, unufak bir hamur. Yüzünü kabuğuna döndün; bakımsızdı, onardın, süsledin, destekledin, itekledin. İyi bir sunum için iyi bir kabuk. Sonra yine sesler duydun, başka büyümüş yaşların başka köpürmelerinden. Kimisi kabuğundan kek, kimisi pasta yapmıştı, kimisi zehri içine, kimisi üzerine dökmüştü. Seçemedin, yiyemedin, yedirmedin, sonra gün geldi, bir yasak elma da sana düştü. Kabukların çatladı ve aktı şiddet, içinden dışına, ya da tam tersi, kim bilir?

Sofralar vardı, onları dolduran sessizlikler ve sesler, kokular ve korkular. Salonlar vardı, onları dolduran kavgalar ve diziler, odalarda belki suslar ve dizeler. Hayatta olasılıklar vardı ve aynı kapıya çıkan başka yollar. Şiddet çakıldı, burkardı seni veya tekme atardın, nereye gittiğine bakmadan.

Gözyaşları, gözündeki düğümü açar mı, dilindeki kilidi kırar mı? En başa dönsen bile, “yeni” bir başlangıç olur mu bu? Umut bir olasılık. İnançsızlık da diğeri.

Temmuz 2009

Fotoğraf: Nan Goldin (Nan one month after being battered, 1984)

10 Ocak 2011 Pazartesi

azalma


Üç kişi birlikte yolculuk ettiğinde,
Sayıları bire düşer.
Biri yalnız yolculuk ettiğinde,
Bir yoldaş bulur.

Üç kişi birlikte olduklarında, kıskançlık doğar. Birinden biri gitmek zorunda kalacaktır. Çok yakın bir bağ yalnızca iki insan arasında mümkündür. Ama biri yalnızken, onu tamamlayan bir yoldaş mutlaka bulur.

I Ching / 41 / Azalma

13 Aralık 2010 Pazartesi

kaldım

Seni düşlerime aldım,
Uykusuz kaldım.
Seni uykularıma aldım,
Düşsüz kaldım.
Başıma aldım, sensiz;
Gönlüme aldım, başsız,
Sensiz, yollarda pulsuz,
Pullarda mektupsuz kaldım.
Sana adlar aradım..
Ardında adsız kaldım.

Özdemir Asaf

12 Aralık 2010 Pazar

depresyon


-Biraz kendinizden bahseder misiniz?

-Beni anlamıyorlar. Çok farklıyım, o yüzden. Görmezler. Hepsini çok iyi çözdüğümü düşünüyorum. İnsanlar düşünmüyorlar, sadece yaşıyorlar, nasılsa o! Beni delirtenler neden delirmiyor? Hayat neden böyle? Yaşamak güzel diye cümle kurup beynimize kazıyan tarihteki o ilk hödük kim? İnsanda olmaması gerekirken bende olanları çok iyi biliyorum. Anladığım ne çok şey varken bunu anlamıyorum. Ben insan mıyım?

İnsan. Aslında insan yalan. Ben de dahil. Eğer insansam ki öyle görünüyor. Zaten ben dediğin nedir ki? Olmaya çalışıp olamıyoruz, sürekli bu. Bazen koşuyoruz, bazen duruyoruz, bazen de öylesine konuşuyoruz. Yolu bir olan aklı kaybettik. Ondan beridir, elimizdeki nedir, onu bile bilmiyoruz. Bir bilsek azıcığını, azıcık rahat etsek. Belirsizlik bazılarını kırar. Hayal kırıklığı, sonra mutsuzluk. Bütün mevzu bu değil mi? Ne var ne yoksa ortaya konsun, açık olalım, bir kerede kırılalım bozulalım bitsin. Sonra kim deli kim akıllı ise alsın kendi aklını yoluna gitsin, küslük dargınlık haset fesat olmasın. İnsanı gerçek sanıyorum bazen, sonra her yeni güne yeni bir çalkantıyla başlıyorum. Halbuki bilsem, deseler ki bana açık açık hepimiz yalanız, neden dalgalanayım? Bu kimsenin işine gelmiyor, insanların. Ben insan mıyım?

Basitleşmesini isterken, yaşlandıkça rayına oturur derken her geçen gün daha da karışmasına katlanmak mümkün mü? Sokağa işeyen bir adama kaç farklı bakış açısıyla kırılabilirim? Neden benim yanımda olmayı değil sokağa işemeyi seçiyor? Neden birlikte işemeyi teklif etmiyor? Arkasında durduğum halde işerken nefesimi nasıl hissetmiyor? Ona nasıl baktığımı gördüğü halde neden aynı kımıltısızlıkla devam ediyor? Pipisi elindeyken sırtı neden bu kadar dik? Pipim de yok. Ben insan mıyım?

Selamlaşırken düşünerek başlıyor, türdeşleriyle alıp verebileceği her ne varsa sonuna kadar böyle devam. Şimdi ben, bensem, bu bana yakışır mı, ismime yaraşır mı? İşte insan. Meditasyon mu yapsam, intihar mı etsem? Hepsi çok insan işi geliyor. Kurtulmak fikri, türdeşlerimden. Kibirliyim, onlar gibi olmayacağım. Hepsini biliyorum, her şeylerini çözdüm. Çekip gitsem bomboş bir yere? O zaman kendimden de kurtulur muyum? Yoksa ben insan mıyım?

Fotoğraf: Tuğçe Ayerdoğan

yaratma


Shakespeare'in "64. Sone"sinin sonundaki dört mısrada anlatılan düşünceyi alalım:

Böylece yıkımlar bana düşünmeyi öğretti,
Zamanın gelip aşkımı götüreceğini.
Bu düşünce ölüm gibi, değiştiremez
Yalnızca ağlar, yitirmekten korktuğuna sahip olduğu için.


Eğer toplumumuzun mantığını kabul etmek üzere yetştirildiyseniz, sorarsınız: "Niçin aşkına 'sahip olduğu için ağlasın?' Niye aşkının keyfini çıkarmıyor?" Mantığımız bizi durmadan uymaya itiyor - deli bir dünyaya ve deli bir yaşama uymaya. Daha da kötüsü, kendimizi burada Shakespeare'in ifade ettiği deneyimin engin derinliklerini anlamaktan engellemiş oluyoruz.

Hepimizin böyle yaşantıları oldu, ama eğilimimiz bu deneyimlerin üstünü örtmeye yöneliyor. Baktığımız güz ağacı göz alıcı renkleriyle öyle güzeldir ki, gözlerimizin yaşardığını hissederiz; ya da duyduğumuz müzik öylesine hoştur ki varlığımızı bir hüzün bürüyüverir. Ağacı hiç görmemiş ya da müziği hiç duymamış olmanın belki daha iyi olduğu, bu soysuz düşünce, bilincimize sürünerek sokulur. O zaman bu huzur kaçıran paradoksla yüzleşmemiş olurduk - "zamanın gelip aşkımı götüreceğini" bilmenin paradoksuyla; sevdiğimiz her şey ölecek. Oysa insan olmanın özü budur, dönmekte olan bu gezegenin üzerinde varolmakta olduğumuz şu kısa anda, zamanın ve ölümün sonunda hepimizden hakkını alacağı gerçeğine karşın bazı insanları ve şeyleri sevebiliriz. Kısa anı uzatmayı arzulamak; ölümümüzü bir sene kadar daha ertelemek anlaşılabilir mutlaka. Ancak bu erteleme, duraklamaya ve sonunda savaşı yitirmeye bir bağlanmadır da.

Bununla birlikte, yaratıcı edim ile ölümümüzün ötesine ulaşabiliyoruz. Bu, yaratıcılığın böylesine önemli olmasının ve yaratıcılık ölüm ilişkisinin yüzleşmemiz gereken bir sorun oluşunun nedenidir.

Rollo May - Yaratma Cesareti

yukarıya doğru düşüş



Rinko Kawauchi - Aila - 2004