23 Mayıs 2018 Çarşamba

Bozcaada


Yayınlanmamış haberler #2. Haberin ilk sunumunda, patrondan 'Oranın üzümleri kötü, ondan satamıyorlar' yorumu geldi. Haber yedeğe düştü. Tam koyduk koyuyoruz derken, bir büyük gazetemizde manşet oldu ki hükümet bir sorun olduğuna bizim patrondan daha evvel ikna olmuş, ucuz şaraplar için ÖTV'yi düşürmüş. Günübirlik çılgın yolculuk ve fotoğraflar cebe, haber çöp sepetine.

Adada bağlar 'hükümete' bozuluyor 

BOZCAADA - Bozcaada, denizi ve güneşinden önce bağları için özlenen, sofralık, şaraplık üzümleri, yerli şaraplarıyla tadı damaklarda kalan bir coğrafya. Oysa son birkaç yıldır, asırlık üzüm bağları ve emektar çiftçilerin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Adanın yerli şaraplık üzümleri artık satılmıyor, zamanında aileleri geçindiren meşhur sofralık 'çavuş üzümü'nün İstanbul pazarındaki kıymeti de, ucuz rakipleri yüzünden giderek düşüyor. Adanın en önemli geçim kaynağı olan bağcılık can çekişirken, her ağızdan çıkan ortak cümle, ana sorunu özetliyor: "ÖTV büktü belimizi, hükümetin derdi değil."

Şaraptaki Özel Tüketim Vergisi'nin (ÖTV) 2005 yılında litre başına 1.5 YTL'den 3.28 YTL'ye çıkarılması, sofralık ucuz şarap üreten adalı firmaları zor durumda bıraktı. Geçen yıl stoklarını tüketemeyen firmalar, bu yıl kendi bağlarındaki üzümlerle yetineceklerini açıklamaya başladı. Çiftçilerin bazıları, genç üzüm kütüklerini aşılayarak sofralık üzüme çevirmeye çalışıyor. Bağları yaşlı olanlarsa ya sofralık üzümün geliriyle geçinmeye çalışacak ya da bağını söküp yeni sofralık üzüm ekecek ve verim alabilmek için senelerce bekleyecek.

"Üzüm parasıyla ev, altın alınırdı"

Babadan kalma bağcılık işini, pansiyon işletmeciliğiyle birlikte sürdüren 44 yaşındaki Halit Gürkol, kendi kuşağının, bağcılık geliriyle İstanbul'da lise ve üniversiteyi okuduğunu, İstanbul'da ev alabildiklerini, son 15 senede ise bağcılıkla yatırım yapılamadığını anlatıyor, "Bizim 1990'lı yıllarda turizme yönelmemiz de bu yüzden, sadece bağcılıkla geçinilmiyor" diyor. "Daha acısı, son 20 senedir Bozcaada mal satarak geçiniyor. Bağlar hızla satılıyor."

Geçim sıkıntısı ve çocuğunu şehirde okutma düşüncesi, adalıları arazilerini satıp Çanakkale'ye, İstanbul'a göçmeye yöneltmiş. Bağ arazilerinin 'İstanbullu' yeni sahipleri yazdan yaza geliyor, çoğu topraklarını boş ve bakımsız bırakıyor. Dededen bağcı Hüseyin Dinçel, buralarda üreyen hastalıkların kendi bağlarına sıçrayıp üzümün kalitesini düşürdüğünü dile getiriyor. Yalnızca bağcılıkla uğraşan Dinçel, bu işi 'sonuna kadar' sürdürmeye kararlı; bu yıl da eskisi gibi döllüyor bağını. "Şaraplık satamazsam da sofralıktan gelenle yetinmeye çalışacağız" diyor, turizmciliğe el atmaya niyeti yok. "Eşiniz 'Bir pansiyon da biz açıp kurtulalım' diye isyan etmiyor mu?" sorusuna oğlu Emir Ali, "Aynen öyle" diye cevap veriyor, baba Dinçel ise inadını açığa vuruyor: "Ben bir tek kendi bildiğimi yaparım!"

Üst kalite şarap yapılamayan Karasakız ve Vasikali gibi yerli şaraplık üzümlerin çoğu, büyük firmalardan da alıcı bulamadığından, bu yıl dallarda kurudu. Adanın meşhur sofralığı 'çavuş üzümü' de derde deva olamıyor. İstanbul'a satılan bu üzüm narin, yetiştirilmesi zahmetli. Bu yüzden çekirdeksiz üzüm gibi daha ucuz ve dayanıklı rakiplerine yetişemiyor, talibi giderek azalıyor. Çocukluğundan aşina olduğu adaya son yıllarda yerleşmeye karar veren İstanbullu avukat Dilek Razıklı, şimdi gözden düşen 'çavuş'un eskiden aileleri geçindirdiğini anlatıyor: "Anneannem de bağcı Talay ailesindendi. Bağlardan gelen üzüm parasıyla bir yılı varlık içinde yaşarlardı. Çünkü o zaman çavuş üzümü çok pahalıya satılırdı. Bağ bozumu sonrası herkes İstanbul'a, çevreye gezmeye gider, hanımlara altın setler alınırdı."

Mirasyediler, kültürü yitiriyor

Özelleşene kadar adadaki tüm üzümleri iyi fiyata satın alan Tekel'in kanyak fabrikasının çiftçiyi kurtardığını düşünen de var, atalete sürüklediğini düşünen de. Mimar Reşit Soley, adada geniş bir bağ arazisiyle birlikte bu fabrikayı da satın almış, 2005 yılında yarattığı şarap markası Corvus'u başarıyla büyütüyor. Adada kendi standartlarında üretim yapan diğer çiftçilerden de üzüm aldıklarını anlatan Soley, yerel kültüre sahip çıkmayan, yapılanmaya ve bağların yok olmasına göz yuman 'İstanbullular'ı eleştirirken, çuvaldızı biraz da ada halkına batırıyor: "Ne yazık ki Bozcaada'da bağcılık kültürü, bunu yaratan Rumların gitmesinden sonra 'mirasyedi' mantığıyla sürdü ve bu miras, artık tükendi."
'Üzüm parası'yla okutulan nesilden, Talay şarapçılığın ortağı Mehmet Talay da ÖTV'nin artması, kaçak bandrol ve haksız rekabet yüzünden altı aydır satış yapamadıklarını belirtiyor. Talay, adadaki kültürel yokoluşa da bir o kadar tepkili. "Adada binlerce yıl öncesinden kalan paralarının üzerinde bile üzüm gravürleri var. Beş bin yıllık kültürü bir anda yok ediyor olmak çok üzücü" diyor. Talay'a göre Avrupa'da ÖTV daha fazla olduğunu söyleyen başbakanın ÖTV'nin hiç uygulanmadığı, üzüm yetiştiricisi Güney Avrupa ülkeleri dikkat etmeli.

Hükümet umarsız

Bağcılara göre, hükümet şarapçılığa karşı umarsız ve hatta acımasız. Şarap Üreticileri Derneği Başkanı Coşkun Güner, hükümetin ÖTV'nin düşürülmesiyle ilgili çalıştığını ancak sonucun belli olmadığını söylüyor, çözüm için üreticilerin de kayıt altına girmesi gerektiğini vurguluyor. Adadakiler adına son noktayı ise Gürkol koyuyor: "Ben bir son göremiyorum, hükümetin geri adım atacağını düşünmediğim için. Şaraplık üzüm yok olmaya mahkum, kimsenin umurunda değil. Burada vatandaşın bir tanesi başbakana 'Bağlardan gerekli verimi alamıyoruz' dedi. O da 'Sökün, başka bir şey dikin' dedi. Bu kadar basit."

Elhamra



Yayınlanmamış haberler #1. Bu bir 'kaybolan geçmiş' haberi, Ocak 2007'de yazılmış . Editörümün haber önerilerime itiraz etmek yerine, hepsini önce yazdırıp, sonra e-posta hesabında okumadan bekletmeyi tercih ettiği bir döneme denk geldi. İlk paragrafını açıp okuması için yalvardığımı bilirim çünkü çok sevmiştim, orayı, o çınar mekanın içinden çıkan kutu kutu eski hikayeleri. Aradan aylar geçti; Elhamra, kulüp olarak yeni bir tarih yazmaya başladı. Haberse hala editörün postasında yapayalnız duruyordu. Burada daha iyi duracak. 

Cadde-i Kebir’de Kaybolan Bir Sinema: Elhamra 

Beyoğlu’nun büyük kısmını kül eden 1831 yangınının ardından kurulan Cine Alhamra, 1999 yılında yaşadığı ikinci yangınla perdelerini bir daha açılmamak üzere kapattı. Önceki haftalarda gece kulübü olarak tekrar hizmete sokulan Elhamra Sineması’nın tarihini, pek çok unutulmaz oyunda Elhamra Sahnesi’ni paylaşmış Genco Erkal ve Gülriz Sururi’nin anılarıyla yeniden yazdık.

Atatürk’ün sineması

Elhamra Sineması, Beyoğlu’nun büyük bir kısmını kül eden 1831 yangınının enkazı üzerine kuruluyor. Grand Rue de Pera’nın 320 numarası olan Fransız Tiyatrosu bu yangında kül olan eserlerden biri. Osmanlı’nın kentine karşı nezaketinin gereği, o zamanlar yıkılanların yerine aynı özenle yenileri konurmuş. Fransız Tiyatrosu’nun yerine İtalyan Guistiniani yeni ve muhteşem bir tiyatro yaptırmış. Eduard Salle’ın eklediği balo salonu ile burası Palais de Cristal diye anılmaya başlamış. Alhamra, 1923 yılında Elhamra Sineması adıyla yeniden açılıyor, Cumhuriyet’e de gözünü bu isimle açıyor. Geniş kadife koltukları, locaları, pirinçten duvar lambaları, Kütahya işi çinileri, balkonunda tuvaleti, her seansta 400 kişiyi ağırlayan salonu ile zamanının en çağdaş ve en görkemli tasarımlarından biri. Tanıtımı için el ilanları, kataloglar, çift yapraklı gazeteler basılan Elhamra Sineması, o günden sonra seyircilerine dünya sinemasının en gözde örneklerini sunuyor. İlk sesli film olarak bilinen 1927 yapımı Caz Şarkıcısı (The Jazz Singer) filmi 1930’da burada gösterildiğinde büyük olay oluyor. Elhamra esas şanını ise “Atatürk’ün sineması” olarak kazanıyor. Mustafa Kemal, İstanbul ziyaretlerinde yalnızca Elhamra’da film izliyor, filmlerin gösterime uygunluğunu da denetliyor. Salonun ilk iki sırasında yer alan göz alıcı, maroken koltuklar bu ziyaretler için hazırlanmış olsa gerek.

Sinema Pera’da izlenir

Giovanni Scognamillo, “Cadde-i Kebir’de Sinema” adlı kitabında Elhamra’nın da ruhunu bulduğu “başkentin başkenti” Pera’nın salonlarını ve Pera seyircisini şöyle anlatıyor: “Frenkçe adlar taşıyan, adlarını 30’lu yılların sonlarında Türkçeleştiren bir dizi salondur bunlar. Frenkçe adlarla açılan bu sinemaların çoğu müşterisi de tipik Pera müşterisidir, sinemayı ilkin şaşırtıcı bir teknik olay olarak karşılayan, daha sonra son derece çağdaş bir gösteri, sonunda toplumsal ve şık bir gösteri, bir eğlence olarak benimseyen. Böylece bu müşteriye uygun, onun zevkine uyan, onun beğenilerinin doğrultusunda olan salonlar inşa edilip dekore edilmiş, yine bu doğrultuda programlar düzenlenmiş, filmler seçilmiş, türler ve yıldızlar tanıtılmıştır.”

Pera’da sinemanın sonraki yıllarını, 1950’leri, doğma büyüme Beyoğlulu Genco Erkal’dan dinliyoruz: “İlk gençlik yıllarımda Lale Sineması’nın karşısındaki bir apartmanda oturdum. O dönemde haftada bir film değişirdi. Oturduğum evden hem Yıldız Sineması’nın hem Lale Sineması’nın büyük panolarını görürdüm. Onlar parça parça aşağı iner, üstüne yeni oynanacak filmin billboarddan daha büyük tanıtım resimleri yine parça parça konurdu. Sonra o parçalar yukarıya doğru çekilir ve o hafta ne oynayacağı, bütün resim ortaya çıkardı. Ben gece üçe, dörde kadar merakla oturup onları izlerdim. Sonra sıra sıra filmlerin hepsini dolaşırdım. Gerçekten o dönem sokağa çıktığınız vakit Yeşilçam’ın yıldızlarıyla karşılaşırdınız. Ya film setinden dönüyor ya sete gidiyor olurlardı. Taksim’den Tünel’e bir gezinti yeriydi. Orada gerçekten çok şık giyinmiş Ayfer Feray’a, Türkan Şoray’a rastlardınız, Ayhan Işık’a rastlardınız. Tiyatro yıldızlarına da tabii. Gerçekten bir Pera kültürü vardı o zaman.”

Sinemadan tiyatroya

Her yeni gün, ömrümüzden yitendir aynı zamanda. Elhamra da yıllara direnirken sık sık isim ve kostüm değiştiriyor, farklı ellerde farklı renklere, farklı kimliklere bürünüyor. Hem bir yeni soluk alıyor her seferinde hem de canından bir parça veriyor değişen zamanlara. 1936’da adı değişiyor, Sakarya Sineması oluyor. 1944’te eski adına kavuşuyor, ancak eski kimliğiyle fazla dayanamıyor. Kıyıda, köşede kaldığı, iş yapmadığı için 1962 yılında tiyatroya dönüştürülüyor.

Elhamra tiyatroya çevrilirken görkemli yapısından bir miktar feda etse de, dönemin coşkulu tiyatro seyircisine kucak açmış oluyor. İstanbul Opereti’ne ve Sururi ailesi, Toto Karaca ve Muzaffer Hepgüler’in kurduğu İstanbul Tiyatrosu’nun efsaneleşen pek çok oyununa mütevazı sahnesiyle ev sahipliği yapıyor. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu da şöhretin doruğunda oldukları bu yıllarda birkaç sezon 6 matinelerinde Elhamra’da oynuyor. Gülriz Sururi, hem Elhamra’nın İstanbul Tiyatrosu ile yeniden doğuşunun yakın şahitlerinden, hem de Elhamra sahnesinin tozunu yutmuş sanatçılardan. “Çok şaşırtıcı bir biçimi vardı Elhamra’nın” diye başlıyor Sururi ve anlatıyor: “Tiyatro boyutlarında değildi, sahnesi küçücüktü. Geniş bir yarımay veya bir D harfi şeklinde düşünün. D harfinin düz çizgisi sahne. Arkada iki sıra başka hiçbir tiyatro salonunda görmeyeceğiniz, iki sıra çok şık koyu kahverengi koltuklar vardı. Onun arkasında da bir loca ve balkon. Çok şık, havalıydı, fakat sadece şov gibi işler yapıldığından sahne düşünülmemiş. Onun arkasını sahne yapmak üzere çok mücadele vermişlerdi. Biz o sırada Karaca Tiyatro’da Keşanlı Ali Destanı’nı oynuyorduk. Ertesi yıl illa ki gelip oynamamız için babam çok yalvardı, çünkü çok kazanıyor ve kazandırıyorduk o sırada. Ben de dedim ki ‘Biz buraya geliriz ama, burayı tamir etmek lazım. Gişesini, tuvaletlerini, fuayesini.’ Hiç unutmuyorum Celal Amcam, Celal Sururi dedi ki: ‘Burası halk tiyatrosu, ya bizim seyircimiz lüks gişeden korkar da bilet almaktan vazgeçerse, pahalı gişenin biletleri de pahalı olur sanmasın sakın seyirci’. Onu ikna etmek için çok uğraştım. Sonra biz kiraya mahsuben hakikaten ciddi bir yenileme yaptık. Seyircinin ayağı zaten alışıktı, alışmayanlar da geldiler ve üç sene orada oynadık.”

Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun oyunlarında hem yönetmen hem oyuncu olarak yer alan Genco Erkal, Elhamra’nın kulis arkasını anlatıyor: “Çok ilginç tabii. Elhamra’da birbiriyle hiç ilişkisi olmayan iki türde tiyatro oynardı aynı dönemde. Bir tarafta İstanbul Tiyatrosu; yani Türk yaşamına uyarlanmış Fransız ya da İtalyan komedileri oynayan daha popüler bir halk tiyatrosu. Arkasından daha akademik diyebileceğimiz bir tiyatro, örneğin Bir Delinin Hatıra Defteri, Nazım Hikmet’in oyunları, Yaşar Kemal’in Teneke’si. Onlar oynarken biz gelirdik veya biz oynarken onlar gelirdi. Aynı kulisi paylaşırdık, aynı masalarda makyaj yapılırdı. Hepimizin birer çekmecesi vardı. Sohbet ederdik, tiyatro dünyasındaki dedikodular, günün tiyatro haberleri konuşulurdu. Bir tiyatrodan diğerine nöbet devredilir gibiydi. Aynı masada onlar makyajlarını silerken bizler makyajımızı yapıyor olurduk, ya da tersi. Birileri işlerini bitirir, tiyatroyu diğerlerine bırakırdı. O dönemde bütün tiyatro salonları paylaşıldığından hep böyle kardeşçe ahbaplıklar vardı.”

Sinema geri dönüyor, ama…

Çehresi son yıllarda biraz değişse de, Galatasaray’dan Tünel’e giden yol Beyoğlu’nun üvey evladı gibidir. Tenhadır, az dükkan, az ses, az yaşam vardır. Elhamra Tiyatrosu da bu gölgede kalmışlığı hep yaşamış bir mekân. Sokağın coşkusunu içine çeker gibi çekmemiş insanları bu han. Oraya hep müdavimleri gelmiş, şık giyimli sinemaseverler, sadık ve heyecanlı tiyatro seyircileri. Randevulaşmış gibi gelmişler, onlara bu kez nasıl bir güzellik göstereceğinin merakıyla uzaklardan koşup gelmişler. Genco Erkal ve Gülriz Sururi 60’lı yılların Türk Tiyatrosu’ndan bahsederken bir rüyayı yeniden yaşar gibiler. Haftalar öncesinden biten, karaborsada satılan biletler, yüzlerce metre uzunluktaki tiyatro gişe kuyrukları, onlarca tiyatro salonu, günde üç seans üç farklı oyun gösteren salonlar… Bu büyük tiyatro tutkusu 70’li yıllardan itibaren giderek cılızlaşıyor, Elhamra Tiyatrosu için de bir kabuk değiştirme zamanı daha gelip çatıyor. Elhamra Tiyatrosu yeniden sinemaya çevriliyor.
Elhamra Hanı’nın eski esnafı da Elhamra Tiyatrosu yıllarını büyük bir özlemle anıyor. 1960’tan bu yana Mod Kristin modaevinde çalışan Kemal Işık “İş çok yoğundu o zaman” diyor. “ Genelde çiftler gidiyordu tiyatroya, nişanlılarıyla. ‘Aa burada gelinlik de var, nikah şekeri de var’ derken giriyorlardı bizim dükkana. Tiyatro için de bazen yaka çiçekleri filan veriyorduk. Tiyatrocuların hepsini tanıyordum. Tiyatroyken İstanbul’da bir numaraydı burası. Bütün iyi sanatçılar buradaydı. Tiyatrocular burayı bıraktıkları gibi buranın seyircisi de gitti. Sonra sahibi sinemaya çevirdi.” Bir süre sahibinin işlettiği Elhamra Sineması, daha sonra Yeni Tual Filmcilik’e kiralanıyor. “Önce sinema güzeldi, babaları Hasan Tual çalıştırıyordu. Sonra oğulları aldılar, son yıllarda bozuldu. O kötü filmleri çevirince ister istemez bazı yanlışlıklar da oldu.” Bir kez adı seks sinemasına çıkınca Elhamra Sineması belli bir ziyaretçi kitlesine mahkum olmuş, hanı da mahkum etmiş. “Siz aile olarak geçerken o resimleri görünce, içeride dükkan olsa bile ‘Acaba ne dükkanı?’ diye düşünür geçersiniz. Bilen müşteri bakmaz, girer; ama bilmeyen müşteri geçiyordu.”

Yangın ve götürdükleri

Elhamra tarihinin en hazin hadisesi kuşkusuz 1999’da sinemayı kül eden yangın oldu. Kimisi elektrik kontağı diyor, kimisi faili belirsiz bir komplo. Yedi yıl metruk kalıyor Elhamra Sineması. 2006’da yeni sahibi tarafından uzun süreli bir restorasyondan geçiriliyor, 2007’ye Elhamra Club adıyla giriyor. “Kötü namından kurtuldu böylece, yeniden yapıldı” diye buruk bir sevinç yaşıyor han esnafı. Gönüllerinden geçeni sorduğumuzda ise söylemeden edemiyorlar: “Hani bir kültür sanat merkezi olsaydı, ya da bir tiyatro, yeniden…”

Sinemanın yandığını duyduğunda evindeymiş Kemal Bey, gitmemiş dükkana: “Dedim yanarsa yansın, bizim dükkan da yansın. Napayım?” Kötü filmlerden, azalan Peralılardan, hızlanan ve kirlenen Beyoğlu’ndan yorulmuş. Bu yıllanmış bıkkınlık sayesinde belki de, Beyoğlu’nun Pera olduğu zamanları bilen, öyle bir İstanbul seven tüm “eski toprak”ların dileğini bu kadar sade ifade edebiliyor: “Nasıl bir insan hastalanır, iyileşir. Buranın da bir hastalanma devri oldu, ama er ya da geç muhakkak bir gün eski günlerine kavuşacak.”

26 Ekim 2017 Perşembe

Biz mülteciler

İLK OLARAK, “mülteci” olarak adlandırılmaktan hoşlanmıyoruz. Biz birbirimize “yeni gelenler” ya da “göçmenler” olarak hitap ediyoruz. Gazetelerimiz “Almanca konuşan Amerikalılar” için basılıyor ve bildiğim kadarıyla Hitler’in zulmüne uğramış insanlar tarafından kurulmuş ve isminden üyelerinin mülteci olduğu anlaşılan bir kulüp yok ve hiçbir zaman da kurulmamış.
Mülteci dediğimiz kişi, gerçekleştirdiği bir eylem ya da sahip olduğu politik bir düşünce nedeniyle ilticaya yönelmiştir. Bizim de iltica talebinde bulunmak zorunda kaldığımız doğru; ancak biz bir eylemde bulunmadık ve çoğumuz hiçbir zaman radikal bir düşünce sahibi olmayı hayal etmedi. Bizimle birlikte “mülteci” teriminin anlamı değişti. Şimdi “mülteci”, sebepsiz yere yeni bir ülkeye gelmek ve Mülteci Komiteleri’nden yardım almak zorunda kalacak kadar şanssız olan bizim gibileri tanımlıyor.
Bu savaş çıkmadan önce mülteci olarak adlandırılmak konusunda daha da hassastık. Diğer insanlara herhangi bir göçmenden farkımız olmadığını kanıtlamak için elimizden geleni yaptık. Kendi özgür irademizle, kendi seçtiğimiz ülkelere gittiğimizi beyan ettik ve durumumuzun “sözüm ona Yahudi problemleri” ile herhangi bir ilgisi olmadığını söyledik. Evet, bizler günün birinde artık kalmak uygun gelmediği ya da salt ekonomik nedenlerden ötürü ülkelerini terk eden “göçmenler” ya da “yeni gelenler” idik. Yaşamlarımızı yeniden kurmak istiyorduk, hepsi buydu. Yaşamını yeniden kurabilmesi için kişinin güçlü ve iyimser olması gerekir. Dolayısıyla biz çok iyimseriz.
Her ne kadar kendimiz desek de, gerçeği söylemek gerekirse bizim iyimserliğimiz takdire şayandır. Mücadelemizin hikayesi sonunda bilinir oldu. Evimizi kaybettik, yani günlük yaşamın aşinalığını. İşimizi kaybettik, yani bu dünyada bir işe yaradığımıza dair inancı. Dilimizi kaybettik, yani tepkilerin doğallığını, jestlerin basitliğini, duyguların serbestçe dışavurumunu. Akrabalarımızı Polonya gettolarında bıraktık ve en iyi arkadaşlarımız toplama kamplarında öldürüldü, ve bu özel yaşamlarımızın parçalanması anlamına geliyor.
Bütün bunlara rağmen kurtarıldığımız anda –ve çoğumuzun birkaç defa kurtarılması gerekmişti– yeni yaşamlarımıza başladık ve kurtarıcılarımızın bize verdikleri bütün öğütleri harfiyen uygulamaya çalıştık. Bize unutmamız söylenmişti; biz de hiç kimsenin düşünemeyeceği kadar hızlı bir şekilde unuttuk. Arkadaşça bir şekilde yeni ülkenin yeni bir yuva olacağı hatırlatılmıştı; böylece Fransa’daki dört haftadan ya da Amerika’daki altı haftadan sonra Fransız ya da Amerikalı gibi davranmaya başladık. Hatta aramızda daha iyimser olanlar, önceki yaşamlarının bilinçdışı bir sürgün gibi geçmiş olduğunu ve ancak şimdi yeni ülkelerinde bir yuvanın gerçekten nasıl bir şey olduğunu anladıklarını eklediler. Eski işimizi unutmamız söylendiğinde bazen itiraz ettiğimiz doğrudur ve sosyal standartlarımız söz konusuysa eski fikirlerimizi fırlatıp atmak zordur. Dil konusunda ise zorluk yaşamadık: Tek bir yıldan sonra iyimserler İngilizceyi anadilleri kadar iyi konuştuklarına ikna oldular; ikinci yıldan sonraysa ağırbaşlı bir şekilde İngilizceyi diğer dillerden daha iyi konuştuklarına dair yemin ettiler. Almancaları zorlukla hatırladıkları bir dildi.
Daha etkili bir şekilde unutabilmek için neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde deneyimlemiş olduğumuz toplama ya da temerküz kamplarına yapılan göndermelerin önüne geçtik. Bu kötümserlik ya da yeni anavatana duyulan inanç eksikliği olarak yorumlanabilir. Ayrıca defalarca kimsenin bütün bunları  dinlemek istemediği söylendi bizlere: Cehennem artık dini bir inanç ya da fantezi değil; evler, taşlar ve ağaçlar kadar gerçek bir şey. Belli ki kimse içinde yaşadığımız zamanın yeni bir insan türü yaratmış olduğunu bilmek istemiyor: Düşmanları tarafından toplama kamplarına ve arkadaşları tarafından temerküz kamplarına konulanlar.
Kendi aramızda bile bu geçmiş hakkında konuşmuyoruz. Bunun yerine belirsiz bir gelecekle başa çıkmak için kendi yolumuzu bulduk. Herkes nasıl plan yapıyor, arzuluyor ve umut ediyorsa, biz de öyle yapıyoruz. Ancak bu genel insani tavırlardan farklı olarak geleceği daha bilimsel bir biçimde düzene koymaya çalışıyoruz. Bu kadar kötü şans sonrasında kesin bir gidişat istiyoruz. Bu yüzden dünyayı bütün belirsizlikleriyle arkamızda bırakıp, yüzümüzü göğe dönüyoruz. Hitler’in ne zaman yenileceğini ve ne zaman Amerikan vatandaşı olacağımızı –gazeteler değil ama– yıldızlar söylüyorlar. Yıldızları bütün arkadaşlarımızdan daha güvenilir akıl hocaları olarak görüyoruz; hayırseverlerimizle ne zaman öğle yemeği yiyeceğimizi ve günlük yaşamlarımıza eşlik eden sayısız anketten birini doldurmak için hangi gün daha şanslı olacağımızı yıldızlara soruyoruz. Bazen yıldızlara da güvenmiyoruz ve elimizdeki çizgilere ya da el yazımızdaki işaretlere bakıyoruz. Böylece, psikanaliz modası geçmiş olsa da, politik olaylar konusunda daha az ama kendimiz hakkında daha çok bilgi sahibi oluyoruz. Yüksek sosyetenin canı sıkılmış beyefendi ve hanımefendilerinin erken çocukluklarının şen kabahatlerine dair tartıştıkları o mutlu zamanlar geride kaldı. Artık hayalet hikayesi istemiyorlar; gerçek deneyimler heyecanlandırıyor onları. Geçmişi büyülendirmenin bir gerekçesi yok artık; gerçekte yeterince büyülü zaten. Böylece, açıksözlü iyimserliğimize rağmen, geleceğin ruhlarını çağırmak için her türlü sihirli numarayı deniyoruz.
Geceleri rüyalarımızda hangi anılar ve hangi düşünceler barınmakta bilemiyorum. Ben de oldukça iyimser olduğumdan, öğrenmek için sormaya cüret etmiyorum. Ancak bazen en azından geceleri ölümümüzü düşündüğümüzü ya da bir zamanlar sevmiş olduğumuz şiirleri hatırladığımızı hayal ediyorum. Hatta sokağa çıkma yasağı sırasında Batı kıyısındaki arkadaşlarımızın nasıl olup da bizim sadece “saygıdeğer yurttaşlar” olmayıp aynı zamanda “düşman yabancılar” olduğumuza dair ilginç fikirlere sahip olduklarını anlayabiliyorum. Gündelik yaşamda tabii ki sadece “teknik olarak” düşman yabancıyız, bütün mülteciler bilir bunu. Ancak karanlık saatlerde teknik sebepler evinizden çıkmanızı engellediğinde, teknik ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair karanlık spekülasyonlar yapmanın önüne geçmek kesinlikle kolay olmuyordu.
Hayır, bizim iyimserliğimizde bir yanlışlık var. Bir sürü iyimser konuşma yapıp eve giden ve gazı açan ya da bir gökdeleni oldukça beklenmedik bir şekilde kullanan tuhaf iyimserler mevcut aramızda. İlan etmiş olduğumuz neşenin temelinde, ölüme tehlikeli biçimde hazır olmamızın yattığını kanıtlamış gibiler. Yaşamın en yüksek iyilik ve ölümün en büyük ümitsizlik olduğuna inançla, ölümden daha beter dehşetlerin tanığı ve kurbanı olduk –yaşamdan daha yüksek bir ideal keşfetme imkanına sahip olamadan. Böylece ölüm bizim için dehşetini kaybetmiş olsa da bir amaç için yaşamlarımızı riske atmayı ne istedik ne de becerebildik. Mülteciler savaşmak –ya da nasıl yeniden savaşır hale gelinebileceği üzerine düşünmek– yerine arkadaşlarına ya da akrabalarına ölüm dilemeye alıştılar; biri öldüğünde içinden geçtiği bütün sıkıntılardan kurtulduğunu neşeyle hayal ederiz. Sonuç olarak çoğumuz bizim de sıkıntılarımızdan kurtulmamızı ve buna uygun hareket etmemizi dileyerek bitirir.
1938’den beri –Hitler’in Avusturya’yı işgalinden beri– belagatli iyimserliğin nasıl da hızla sessiz bir kötümserliğe döndüğünü gördük. Zaman ilerledikçe daha da kötüleştik –daha da iyimser ve daha da intihara meyilli. Schuschnigg idaresindeki Avusturya Yahudileri ne kadar neşeli insanlardı, bütün tarafsız gözlemciler onlara bayılırdı. Kendilerine bir şey olmayacağına dair duydukları derin inanç harikaydı. Ancak Alman orduları ülkeyi işgal ettiğinde ve nazik komşuları Yahudi evlerinde isyan çıkarmaya giriştiğinde, Avusturya Yahudileri intihar etmeye başladılar.
Diğer intiharlardan farklı olarak arkadaşlarımız eylemlerine dair bir açıklama bırakmadılar. Zavallı bir adamı son gününe kadar konuşmaya ve neşeli davranmaya zorlayan bir dünyaya karşı hiçbir itham ve suçlamada bulunmadılar. Bıraktıkları mektuplar geleneksel, anlamsız belgelerdir. Dolayısıyla açık mezarlarının başında yaptığımız cenaze konuşmaları kısa, utanç dolu ve umut doludur. Kimse olası sebepleri sorgulamaz, hepimize açık ve net gözükürler.
Popüler olmayan gerçeklerden bahsediyorum ve amacıma ulaşmak için modern insanları etkileyen biricik argümanları –rakamsal verileri– bile kullanmıyor olmam işleri daha da kötü bir hale sokuyor. Rakamlar söz konusu olduğu sürece Yahudilerin varlığını öfkeyle reddeden o Yahudiler bile bize hayatta kalma şansı tanıyorlar. Sadece birkaç Yahudinin suçlu olduğunu ve çoğu Yahudinin savaş zamanında iyi vatanseverler olarak öldürüldüğünü başka nasıl kanıtlayabilirler ki? Onların Yahudilerin istatistik yaşamlarını kurtarma çabaları sayesinde biliyoruz ki, Yahudiler bütün medeni uluslar arasında en düşük intihar oranına sahiptirler. Bu rakamların artık doğru olmadığına eminim, her ne kadar yeni rakamlar sunamasam da yeni deneyimlerle kanıtlayabilirim. Kafatası ölçüsünün, içindekine dair kesin bilgiyi verdiğine ya da suç istatistiklerinin ulusal etiğin kesin seviyesini gösterdiğine asla tam olarak inanmayan kuşkucular için bu yeterli olacaktır. Neyse, bugün Avrupalı Yahudiler nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, artık istatistik yasalarına uygun olarak davranmıyorlar. İntiharlar sadece Berlin ve Viyana’daki, Bükreş ya da Paris’teki paniğe kapılmış insanlar arasında değil, New York ve Los Angeles, Buenos Aires ve Montevideo’da da gerçekleşiyor.
Öte yandan gettolardaki ve toplama kamplarındaki intiharlar hakkında çok az haber yapılmıştır. Doğru, Polonya’dan çok az bir haber gelmişti ancak Alman ve Fransız toplama kampları hakkında yeterince bilgimiz vardı.
Sözgelimi, biraz zaman geçirme fırsatını yakalamış olduğum Gurs kampında tek bir intihar duydum ve o da kolektif bir eylem önerisiydi –görünürde Fransızları sinirlendirmek için bir çeşit protesto eylemi. İçimizden bazıları oraya her şekilde “ölmek için”[1] gönderildiğimizi söylediğinde, genel ruh halimiz birden yaşam için şiddetli bir cesarete dönüştü. Genel kanı, insan hâlâ bütün olanları kişisel ve bireysel bir kötü şans olarak algılayıp buna uygun olarak da kişisel ve bireysel yaşamını sonlandırıyorsa, o kişinin anormal biçimde asosyal ve genel olaylara karşı kayıtsız olduğu yönündeydi. Bununla birlikte aynı insanlar kendi bireysel yaşamlarına geri döndüklerinde ve görünüşte bireysel problemlerle karşılaştıklarında, tekrardan umutsuzluğun yanı başındaki bu çılgın iyimserliğe dönüyorlardı.
Biz zulme uğrayan ilk dindar olmayan Yahudileriz ve de ilk defa, sadece ölüm döşeğinde[2] değil, intiharla cevap verenleriz. Belki de intiharın, insan özgürlüğünün en son ve en yüce garantisi olduğunu öğreten filozoflar haklıdırlar: Yaşamlarımızı ya da içinde yaşadığımız dünyayı yaratmakta özgür olmamakla birlikte, yaşamdan vazgeçmekte ve dünyayı terk etmekte özgürüz. Sofu Yahudiler kesinlikle bu negatif özgürlüğü gerçekleştiremezler; onlar intiharda cinayeti görürler, yani insanın asla yapma imkanı olmayan bir şeyi yok etmesini, Yaratıcının haklarıyla müdahale etmeyi. Adonai nathan veadonai lakach (“Tanrı verdi ve Tanrı geri aldı”); ve üzerine ekleyeceklerdir: Baruch shem adonai (“Tanrı’nın adı kutlu olsun). Onlar için intihar, cinayet gibi, yaradılışa bir bütün olarak yapılmış kafir bir saldırıdır. Kendini öldüren insan hayatın yaşamaya değer olmadığını ve dünyanın onu barındırmaya değer olmadığını söylemektedir.
Ancak bizim intihar edenlerimiz hayata ve dünyaya küstahça meydan okuyan, kendilerinde bütün evreni öldürmeye çalışan çılgın isyankarlar değiller. Onlarınki ortadan kaybolmanın sakin ve mütevazi bir yolu; kişisel problemleri için buldukları bu şiddetli çözümden ötürü özür diler gibidirler. Onlara göre, genel olarak, politik olayların kendi bireysel kaderleriyle bir alakası yoktur; iyi ya da kötü zamanlarda sadece kendi karakterlerine inanırlar. Şimdiyse kendilerinde olayların üstesinden gelmelerini önleyen gizemli bir eksiklik buluyorlar. Erken çocukluklarından beri kendilerinde belirli bir sosyal standart hakkı gördükleri için, bu standardın artık korunamaması onların gözlerinde bir başarısızlıktır. İyimserlikleri, kafalarını suyun üzerinde tutmak için harcadıkları beyhude bir çabadır. Sonuçta, bir çeşit bencillik yüzünden ölürler.
Eğer kurtarılırsak küçük düşürülmüş hissederiz ve eğer yardım görürsek alçalmış hissederiz. Deliler gibi bireysel kaderlere sahip mahrem varoluşlar için savaşıyoruz, çünkü eskiden insansever olan çoğumuzun çok iyi hatırladığı o zavallı schnorrers[3] sürüsünün parçası olmaktan korkuyoruz. Schnorrer olarak adlandırılan şeyin shlemihl değil, Yahudi kaderinin bir sembolü olduğunu anlamayı başaramadığımız için bugün Yahudi dayanışmasının bir parçası olarak hissetmiyoruz; kendi başımıza bütün Yahudi halkı kadar endişelenmediğimizi fark edemiyoruz. Bazen bu anlayış eksikliği, koruyucularımız tarafından kuvvetli biçimde desteklenmiştir. Paris’teki büyük bir hayır kurumunun yöneticisinin, Alman Yahudisi bir entelektüelin üzerindeki kaçınılmaz “Dr.” ünvanıyla gelen kartvizitini her alışında yüksek sesle “Herr Doktor, Herr Doktor, Herr Schnorrer, Herr Schnorrer!” diye haykırdığını hatırlıyorum.
Bu tür tatsız deneyimlerden çıkardığımız sonuç yeterince basitti. Felsefe doktoru olmak artık bizi tatmin etmiyordu ve yeni bir yaşam kurmak için önce eskisini geliştirmek zorunda olduğumuzu öğrendik. Tavrımızı tanımlamak için küçük bir peri masalı icat edildi; sahipsiz göçmen bir dachshund keder içerisinde konuşmaya başlar: “Bir zamanlar ben St. Bernard iken…”
Bu kadar çok yıldız ve ünlü simadan şaşkına dönmüş olan yeni arkadaşlarımız, görkemli geçmişe dair anlattıklarımızın altında bir insan hakikatinin yattığını zorlukla anlıyorlar: Bir zamanlar insanların özen gösterdiği birileriyken, arkadaşlar tarafından seviliyorduk ve hatta ev sahipleri tarafından kirasını düzenli öder diye biliniyorduk. Bir zamanlar yiyeceğimizi satın alıp, istenmediğimiz söylenmeksizin metroda seyahat edebiliyorduk. Gazeteciler bizi izleyip, süt ve ekmek alırken herkesin ortasında rahatsız edici olmayı bırakmamızı söylemeye başladıklarında birazcık histerikleştik. Başka türlü nasıl yapılır bilmiyoruz; zaten hayatımızın her anında kim olduğumuz, hangi pasaporta sahip olduğumuz, doğum sertifikalarımızın nerede doldurulduğu ve Hitler’in bizi sevmediği anlaşılmasın diye lanet derecede dikkatli davranıyoruz. Yiyeceğini satın alırken politik düşünmen gereken bir dünyaya uyum sağlayabilmek için elimizden geleni yapıyoruz.
Bu şartlar altında St. Bernard gittikçe daha da çok büyüyor. Belirli bir işi kabul etmesi beklenirken, “Kiminle konuştuğunuzun farkında değilsiniz; ben Karstadt’ın (Berlin’de büyük bir alışveriş mağazası) bölüm müdürüydüm.” diye iç geçiren o genç adamı asla unutamıyorum. Bir de kurtarılmak için farklı komitelerin sayısız vardiyasından geçen o orta yaşlı adamın derin umutsuzluğu var; “benim kim olduğumu burada hiç kimse bilmiyor!” diye bağırmıştı sonunda. Kimse ona onurlu bir insan gibi davranmadığı için o da büyük isimlere ve bağlantıda olduğu önemli kişilere telgraf çekmeye başladı. Bu çılgın dünyada “büyük adam” olarak kabul görmenin, insan olarak kabul görmekten çok daha kolay olduğunu çabuk kavramıştı.
Kim olduğumuza ya da istediğimiz gibi yaşamaya karar vermekte ne kadar az özgür olursak, o kadar çok maske takmaya, gerçekleri saklamaya ve rol oynamaya çalışıyoruz. Almanya’dan Yahudi olduğumuz için kovulmuştuk. Ancak Fransız sınırını geçtikten az sonra “Hans”a[4] dönüştük. Hatta bize, eğer gerçekten Hitler’in ırksal teorilerine karşıysak bu yer değişikliğini kabul etmek zorunda olduğumuz söylenmişti. Yedi yıl boyunca gülünç bir şekilde Fransız olmaya çalışma rolünü oynadık, en azından saygın vatandaşlar olarak. Ancak savaşın başında hep birlikte “Hans” olarak kamplara alındık. Bu sırada çoğumuz o kadar sadık Fransızlara dönüşmüştük ki, Fransız hükümetinin emrini bile eleştiremedik; böylece toplanmamızda sorun olmadığını açıkladık. Bizler tarihin gördüğü ilk gönüllü mahkumlardık[5]. Almanlar ülkeyi işgal ettikten sonra Fransız hükümetinin yapması gereken firmanın ismini değiştirmekti yalnızca; Alman olduğumuz için hapse atılan bizler, Yahudi olduğumuz için serbest bırakılmadık.
Bütün dünyada aynı hikaye tekrar edip edip durur. Avrupa’da Naziler mülklerimize el koydular; ancak Brezilya’da, sadık bir Bund der Auslandsdeutschen[6] üyesi olarak, mal varlığımızın %30’unu ödemek zorundaydık Paris’te Yahudi olduğumuz için saat sekizden sonra evlerimizden çıkamıyorduk; ama Los Angeles’ta “düşman yabancı” olduğumuz için sınırlandırılmıştık. Kimliğimiz o kadar sık değişiyordu ki, kimse gerçekte kim olduğumuzu bilemiyordu.
Maalesef Yahudilerle tanıştığımızda işler daha iyiye gitmedi. Fransız Yahudileri, Ren nehrinin ötesinden gelen Yahudilerin, kendi deyişleriyle Polaks –Alman Yahudilerine göre Ostjuden–  olduklarına kesinlikle eminlerdi. Ancak gerçekten doğu Avrupa’dan gelenler, Fransız kardeşleriyle aynı fikirde değillerdi ve bizi Jaeckes olarak adlandırdılar. Bu Jaecke-sevmeyenler’in oğulları –Fransa’da doğan ikinci jenerasyon ve tamamen asimile olmuşlar– üst sınıf  Fransız Yahudilerinin fikrini paylaşıyorlardı. Dolayısıyla, aynı aile içerisinde baba tarafından Jaecke ve oğul tarafından da Polak olarak adlandırılabilirdiniz.
Savaşın patlak vermesinden ve Avrupa Yahudilerinin başına gelen felaketten beri, salt mülteci olma gerçeği yerli Yahudi toplumuyla kaynaşmamıza engel oldu. Bazı istisnalar sadece kuralı doğruladılar. Yazılı olmayan bu toplumsal kurallar, her ne kadar kamusal olarak kabul edilmese de, kamuoyunun büyük gücüne sahip. Ve böyle sessiz bir kamuoyu ve pratiği bizim günlük yaşantımızda resmi konukseverlik ve iyi niyet açıklamalarından daha önemli.
İnsan toplumsal bir hayvan ve toplumsal bağlar koptuğunda hayat onun için kolay olmuyor. Ahlaki standartlar toplumun dokusunda daha kolay tutunur. Çok az insan toplumsal, politik ve hukuki statüsü tamamen karıştığında kendi bütünlüğünü koruma gücüne sahiptir. Toplumsal ve hukuksal statümüzü değiştirmek için gereken savaşma cesaretinden yoksun olarak bizler, bir çoğumuz, kimlik değiştirmeyi denemeye karar verdik. Ve bu acayip davranış, işleri daha da kötüleştiriyor. İçinde yaşadığımız karmaşa bir yandan bizim kendi eserimiz.
Bir gün biri Almanya’dan çıkan Yahudi göçünün gerçek hikayesini yazacak ve her zaman %150 Alman olmuş olan, Alman süper-vatanseveri, Berlinli Bay Cohn’u betimleyerek başlamak zorunda kalacak. 1933 yılında bu Bay Cohn, Prag’da mülteci oldu ve kısa zamanda inançlı bir Çek vatansevere dönüştü – Alman vatanseveri olduğu zamanki kadar hakiki ve sadık bir Çek vatanseveri. Zaman ilerledi ve yaklaşık 1937 yılında, bir süredir Nazi baskısı altında olan, Çek hükümeti Yahudi göçmenleri, kendilerini çok güçlü bir şekilde müstakbel Çek vatandaşı olarak hissetmelerini göz ardı ederek sınırdışı etmeye başladı. Bizim Bay Cohn sonra Viyana’ya gitti; oraya uyum sağlamak için kuşkusuz bir Avusturya vatanseverliğine gerek vardı. Alman işgali Bay Cohn’u o ülkeden de çıkardı. Paris’e kötü bir zamanda ulaştı ve hiçbir zaman düzenli bir oturma izni alamadı. Hüsnükuruntu konusunda oldukça deneyim kazanmış biri olarak, gelecek yaşamını Fransa’da geçireceğine ikna olarak idari tedbirleri ciddiye almadı. Bu yüzden Fransız ulusuna olan adaptasyonunu, kendisini “bizim” atamız Vercingetorix ile tanımlayarak hazırladı. Sanırım Bay Cohn’un diğer maceralarına geçmesem iyi olacak. Bay Cohn, bir Yahudi olarak, gerçekte ne olduğuna karar veremediği sürece kimse içinden geçeceği çılgın değişimleri öngöremez.
Kendini kaybetmek isteyen bir insan aslında insan varoluşunun imkanlarını, yaradılış kadar sonsuz olan imkanlarını keşfeder. Ancak yeni bir kimliğin toparlanması, dünyanın yeniden yaratılması kadar zordur ve boşunadır. Ne yaparsak yapalım, hangi role girersek girelim, açığa vurduğumuz tek şey delice arzumuz olan değişmektir, Yahudi olmamaktır. Bütün eylemlerimiz bu amaca yönelmiştir: Yahudi olmak istemediğimiz için mülteci olmak istemeyiz; geçen yılların Almanca konuşan göçmenleri Yahudi olarak mimlendiği için İngilizce konuşan insanlarmışız gibi davranırız; dünyadaki devletsiz insanların çoğunluğu Yahudi olduğu için kendimizi devletsiz olarak tanımlamayız; Yahudi olduğumuz gerçeğini saklamak için sadık Hottentotlar[7] olmaya can atarız. Başarmıyoruz ve başaramıyoruz; “iyimserlik” maskemizin altında asimilasyoncuların umutsuz hüznünü rahatlıkla bulabilirsiniz.
Almanya’dan gelen bizlerle birlikte asimilasyon kelimesi “derin” bir felsefi anlama kavuştu. Bu konuda ne kadar ciddi olduğumuzu güçlükle kavrayabilirsiniz. Asimilasyon, doğmuş bulunduğumuz ülkeye ve dillerini konuşmuş bulunduğumuz insanlara gereken uyumun sağlanması anlamına gelmiyor. Prensipte biz her şeye ve herkese uyum sağlıyoruz. Bu yaklaşım, duygularını belli ki dışa vurmayı bilen bir hemşehrimin sözleriyle oldukça netleşti kafamda. Fransa’ya varır varmaz, Alman Yahudilerinin birbirlerine çoktan Fransız olduklarını iddia ettikleri uyum sağlama örgütlerinden birisini kurdu. İlk konuşmasında şunları söyledi: “Almanya’da iyi Almanlar olduk ve bu yüzden Fransa’da iyi Fransızlar olmalıyız.” Dinleyenler coşkuyla alkışladı ve kimse gülmedi; sadakatimizi nasıl kanıtlayacağımızı öğrenmiş olmaktan dolayı mutluyduk.
Eğer vatanseverlik bir rutin ya da pratik sorunuysa, biz dünyadaki en vatansever insanlar olmalıyız. Bizim Bay Cohn’a geri dönersek kesinlikle bütün rekorları kırmıştır. Kendisi, her zaman ve içine feci bir kaderle sürüklendiği her ülkede gecikmeden o toprağın dağlarını gören ve seven ideal mültecidir. Fakat vatanseverliğin bir pratik meselesi olduğuna henüz inanılmadığı için, insanları tekrar eden dönüşümlerimizin samimiyetine ikna etmek zor. Bu mücadele bizim kendi toplumumuzu o kadar toleranssız hale getirdi ki; yerli halktan bizi kabul etmelerini isteyecek bir konumda olmadığımızdan, bir gruba ait olmaksızın tam kabul talep ediyoruz. Yerli halk bizim gibi garip varlıklarla karşılaştıklarında şüpheleniyorlar. Onların bakış açısına göre, kural olarak, sadece eski ülkelerimize sadakat anlaşılabilir. Bu, yaşamı bizler için zorlaştırıyor. Yahudiler olarak geldiğimiz ülkelerdeki vatanseverliğimizin olağandışı bir tarafı olduğunu anlatmayı isteseydik belki bu şüphenin üstesinden gelebilirdik. Bu vatanseverlik aslında oldukça samimi ve derin köklere sahipti. Bunu kanıtlamak için kalın kitaplar yazdık; antikliğini keşfetmek ve istatistiksel olarak açıklamak için koca bir bürokrasiyi çalıştırdık. Yahudiler ve Fransızlar, Yahudiler ve Almanlar, Yahudiler ve Macarlar, Yahudiler ve … diye giden önceden tanımlı harmoniler hakkında felsefi tezler yazan akademisyenlerimiz vardı. Bugün sıklıkla şüphe duyulan sadakatimizin uzun bir tarihi var. Bu, yüz elli yıl boyunca asimile edilen ve benzeri görülmemiş bir marifet sergileyen Yahudiliğin tarihidir: Sürekli olarak Yahudi olmadıklarını kanıtlasalar da, aynen Yahudiler olarak kalmayı başardılar.
Ünlü prototiplerinin aksine kim olduklarını bilmeyen bu Ulysses-gezginlerinin umutsuz karmaşası, sahip oldukları mükemmel bir “kimliklerine sahip çıkmayı reddetme” manisiyle açıklanır kolaylıkla. Bu mani, varoluşumuzun derin absürtlüğünü ortaya koyan son on yıldan daha eskidir. Hayali bir işareti sürekli gizlemeye çalışmaktan kendini alamayan takıntılı insanlar gibiyiz. Böylece yeni olduğu için mucizeler yaratabilecek gibi gözüken her yeni olasılığın şevkle hastası oluruz. Nasıl topluca bir kadın her yeni kıyafetin onu arzu ettiği bel ölçüsüne kavuşturacağı vaadiyle memnun kalıyorsa, aynı şekilde biz de her yeni ulusla büyüleniyoruz. Ancak kadın yeni kıyafetini mucizevi niteliklerine inandığı sürece sever, ve duruşunu –ya da bu durumda statüsünü– değiştirmediğini fark ettiği anda onu fırlatıp atacaktır.
Garip kıyafet değiştirmelerimizin bir işe yaramadığı aşikar olsa da bunun henüz cesaretimizi kıramamış olması şaşırtıcı gelebilir. Eğer insanın tarihten nadiren bir şey öğrendiği doğruysa, bizim olayımızda olduğu gibi tekrar edip duran kişisel deneyimlerden öğrenebileceği de doğrudur. Ancak ilk taşı bize atmadan önce Yahudi olmanın bu dünyada yasal bir statü sağlamadığını hatırlayın. Eğer sadece Yahudi olduğumuz gerçeğini dillendirmeye başlarsak, kendimizi yasalar ya da politik anlaşmalar tarafından korunmayan, dolayısıyla sadece insan olan kişilerin kaderine maruz bırakmış oluruz. Bu tür insanların uzun süreden beri varolmayı bıraktığı bir dünyada yaşadığımızdan; toplum, kan dökmeden adam öldüren büyük bir toplumsal silah olarak ayrımcılığı icat ettiğinden; pasaportlar ya da doğum sertifikaları, hatta bazen gelir vergisi makbuzları artık resmi belge değil ama sosyal ayrıştırma araçları olduğundan beri bundan daha tehlikeli bir yaklaşım hayal edemiyorum. Çoğumuzun tamamen toplumsal standartlara bel bağladığı doğrudur; toplum bizi onaylamazsa kendimize olan güvenimizi kaybederiz; toplum tarafından kabul görmek için her türlü bedeli ödemeye hazırız ve her zaman hazırdık. Ancak  bütün bu uyum sağlama ve asimilasyon numaraları olmadan bununla başa çıkmayı deneyen, aramızdaki çok az kişinin, güçlerinin yetebileceğinden çok daha fazla bir bedel ödedikleri de aynı şekilde doğrudur: Onlar bu altüst olmuş dünyada kanun kaçaklarına bile sunulan az sayıdaki olanağı da tehlikeye attılar.
Bernard Lazare’nin ardından “bilinçli parya” olarak tanımlayabileceğimiz bu az sayıdaki kişinin tavrını, son zamanlarda sonradan görme olmak için bulduğu her yolu deneyen Bay Cohn’dan daha iyi örnekleyebilecek kimse yoktur. On dokuzuncu yüzyılın çocukları olarak, kanuni ya da politik suçludan haberleri olmadan, toplumsal paryaları ve onların karşısında yer alan toplumsal sonradan görmeleri biliyorlardı. Banker Yahudilerle başlayan ve Yahudi milyonerler ve insanseverlerle devam eden modern Yahudi tarihi, bu öteki Yahudi geleneğini unutmaya meyillidir: Heine, Rahel Varnhagen, Sholom Aleichem, Bernard Lazare, Franz Kafka ya da Charlie Chaplin’in bile dahil olduğu gelenek. Sonradan görmeye dönüşmek istemeyip, “bilinçli parya” statüsünü tercih eden azınlıktaki Yahudilerin geleneğidir bu. Bütün övünülen Yahudi nitelikleri –“Yahudi kalbi”, insanlık, mizah, tarafsız zeka– parya nitelikleridir. Bütün Yahudi kusurları –densizlik, politik aptallık, aşağılık kompleksleri ve paragözlük– sonradan görmelerin özellikleridir. Kast ruhunun ya da finans işlemlerine içkin gerçekdışılığın çizdiği sınırlardan ötürü, insani davranışlarını ve gerçeğe dair doğal sezgilerini değiştirmeye değer bulmayan Yahudiler her zaman olmuştur.
Tarih, kanun kaçağı statüsünü benzer şekilde hem paryalar, hem de sonradan görmeler üzerinde zorla uygulamıştır. Sonuncular henüz Balzac’ın “On ne parvient pas deux fois”[8]   bilgeliğini kabul etmemişlerdir; dolayısıyla paryaların vahşi hayallerini anlamazlar ve onların kaderini paylaşmış olmaktan dolayı aşağılanmış hissederler. Gerçeği söylemekte “ahlaksızlık” derecesinde ısrar eden az sayıdaki mülteci, gözden düşmelerine karşılık paha biçilemez bir avantaj kazanırlar: Tarih artık onlar için kapalı bir kitap değildir ve politika artık Yahudi olmayanların ayrıcalığı değildir. Avrupa’daki Yahudilerin, kanuni haklarından mahrum bırakılmasının hemen arkasından Avrupa’daki birçok ulusun kanun dışı ilan edildiğini bilirler.
Ülkeden ülkeye sürülen mülteciler, halklarının öncüleridirler,  eğer kimliklerini korurlarsa. İlk defa ayrık değil ama diğer bütün ulusların tarihine bağlı bir Yahudi tarihi var. Avrupa halklarının nezaketi ve medeniyeti, en zayıf üyelerinin dışlanmasına ve zulme uğramasına izin verdikleri zaman, ve de bu yüzden, paramparça olmuştur.
Hannah Arendt

Çeviri: Erdem Üngür

Notlar:
[1] Orijinal metinde fr. pour crever
[2] Orijinal metinde lat. in extremis
[3] Sürekli bir şey rica eden ya da otlakçı anlamındaki Yidiş terim
[4] Orijinal metinde fr. boches: Fransızların Almanlar (ve özellikle Alman askerleri) için kullanmış olduğu küçük düşürücü, kötüleyici terim.
[5] Orijinal metinde  fr. prisonniers volontaires
[6] Yurtdışında Yaşayan Almanlar Birliği
[7] Sömürgecilik zamanında Güney Afrika ve Namibya’da yaşayan Khoikhoi halklarına sömürgeciler tarafından verilen toplu isim.
[8] “Kimse iki kere sonradan görme olmaz” ya da “İnsan şansı bir kere yakalar” anlamındaki özdeyiş.

29 Nisan 2016 Cuma

"Diyaloglar"

Gilles Deleuze ve Claire Parnet’nin Diyaloglar’ı iki yazarlı değil, yazarsız bir kitap, sahipsiz düşüncelerin kitabı. Burada konuşma çizgileri, tırnak işaretleri yok, bir diyalog değil Diyaloglar. İzleyeceğimiz ve katılacağımız, düşüncenin yazardan özgürleşen akışı olacak. Tüm tekil ve çoğul şahısları içine katarak, durmadan çizgiler çizip, düzlemler düzüp coğrafyalar aşarak ve tüm bunlara aldırmadan esrikçe oluşan düşünce. Ama asla özensizce değil. Diyaloglar bizi Deleuze’ün derinleri deşip gelmiş, uçsuz bucaksız ‘yüzey’selliğiyle tanıştırıyor. Deleuze’ü tanıyanlarımız içinse onun kozmik evreninde baş döndürücü bir yolculuk, tam bir kavramsal şölen bu kitap: Göçebelerin yersizyurdsuzlaşmaları, orkide ve balarısının, Mozart’ın kuşlarının oluşları, kökten kurtulup saplarını her yöne açan köksap düşünce, arzu, beden, hayat, felsefe VE… Deleuze’ün VE’leriyle buluşmak için.
27.3.2013

"Yürümek"

“Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var?” Ben hep çok hızlı ve zıplayarak yürürüm, bu daima kalabalık şehirde ufacık bir aralık bile kalsa önümde, bir sağa bir sola, gözlerim büyük bir dikkatle önümü tarayarak, o içine atlanabilecek daracık koridorları mutlaka bularak, bağlayarak, aceleyle. Arkaya bakmam pek, kaçarım ondan. Belki de bu yüzden, yürümeyi pek severim. Bisiklet süremem, araba, uçak, paraşüt kullanamam, ne bileyim, koşamam da, nefesim yetmez. Ama yürüyebilirim. Demek ki hala hareket edebilirim, yer değiştirebilirim. Bir yerden başka bir yere geçtikçe değişebilirim.
Yürümek ile pek çok düşüncemin değiştiği ve yenilerinin hızla yerleşmesi gerektiğini sandığım bir zamansal kavşakta tanıştım. “Hepimiz insanız”dan “Ben kadınım”a geçiyordum, 20’li yaşlardan 30’lara geçiyordum, hallice aile kızından işçiye geçiyordum, en çok da erkek, evlilik ve çocuk mefhumlarının üstünden geçiyordum. Geleli çok olmuştu ama Ankaralılıktan İstanbulluğa da geçmekteydim hâlâ. Düşüncenin önüne deneyimi koyduğum, farklı hayatları, insanları, olasılıkları kitaplardan çok sokakta, üniversitede, evde, sohbetlerde, gözlemlerde aradığım ve elime geçen sonsuz sayıda kırıntının toplamında beklediğim yanıtları bulamamanın verdiği hayal kırıklığıyla sık sık duraksadığım haniyse bir on yılı geride bırakmak üzereydim.
Kitapta ilk Ankara çekti beni. 1950’lerin yeni kaloriferlenen başkentinin ruhu, ülkemin bıçkın tarihine rağmen neden bunca değişmemiş gelmişti? Neden sanki kendi çocukluğumu okuyor gibiydim? Kalorifersiz evlerin varlığından habersiz büyüyen benimle kalorifersiz evlerin arasındaki kaloriferli evinde büyüyen Ela’yı birbirine bağlayan şey, “anne yasakları”ydı belki de. Annelerin kurduğu, babaların yönettiği ve çocukların büyüdüğü yuvanın kuralları, haneden haneye değişiyordu. Anneden anneye, şehirden şehre, ülkeden ülkeye, dönemden döneme değişirken kurallar, ötekilerin kurallarını en bilemeyecek olan, en bilmemesi gereken de çocuklardı.  Büyümek neleri öğrenmemiz ve neleri öğrenmememiz gerektiğini bilmek demekti.
Sonra Ela ile birlikte Memet’in de büyüyüşü, ayrı köşelerde. Erkeklerden kadınları okumaya, hak vermeye alışıktım da, bir kadının bir erkeği kalemiyle büyütmesi pek rastladığım bir şey değildi. ‘Kadın’ yazarlarla pek de ilgilenmemiştim demek ki. Ela ve Memet’in dertleri ne kadar ortak ve ne kadar farklıydı. 1950’lerde hayat, 1970’lerde roman, 2000’lerde ben, kadın ve erkek nasıl da zorlanmadan buluşabiliyorduk. Güzel bir kitaptı bu.
Samanpazarı, Yenişehir, Cebeci, Büyükada, Haliç, Tarlabaşı, Cağaloğlu, Moda. Okudukça yürüyorum ama zamanın içinde mekanları mı izliyorum yoksa mekanların arasından zamanı mı? Hayalimdeki o hem kısacık hem anlatabilen cümleler, o hep içimi sıkmış, atlayarak okuma hakkımı kullandığım betimlemelere hiç benzemeyen tadında tarifler, bunları bulmuştum. İçinden yürüdüğüm, yürüyebildiğim buydu. Güzel bir romandı bu.
Yıllarca duran, gözleyen, bekleyen, “arpacık kumrusu gibi kuran” Ela, kabuğundan ancak hayallerinde çıkan, atılımlarını ancak köstebek adımlarıyla yapabilen Memet. Büyümek, bilmek, öğrenmek bizi nereye götürüyordu? Bunlardan ne anladıysak oraya sanki. Yeni bir dünya kurmuyordu Yürümek. İyi bir durum tespitiydi. Büyüdüğüm şehirde neler oldu, ülkemde ben doğmadan kimler vardı, “Bir şey yapmalı” o zamanlar ne demekti, bunları anlatıyordu. Bol mahkemeli, bol tehditli bir gündelik hayatın içinde bir masa, kağıt kalem bulmuş bir yazar, serbest piyasanın kuruluşunu, azınlık kıyımını, Kıbrıs Barış Harekatı denilen savaşın ayak seslerini, 68 hareketinin Türkiye’ye yansısını, böylesi yoğun bir sosyopolitik dönüşümler ağını fona almış, kadınlık ve erkekliği alabildiğine yalın, berrak anlatıyordu. Kimdi bu kadın? Nasıl olduğu kişi olmuştu? Böyle güzel yazmak nasıl olurdu?
Öğrendim ki o da mahkemelerden geçiyordu, hapishanelerden, hastalıklardan, ölümlerden geçiyordu. Müstehcendi, bölücüydü, tehlikeydi. Duranlardan olmamıştı, kısa yaşamış ama çok üretmişti. Yaşarken de bileni çoktu. Yani bana hiç benzemiyordu. Ama 32’sinde kim olduğunu bulamadığımız kadın Tante Rosa’yı, 34’ünde yıllarca durmuş, uymuş, kitaplardan çok erkeklerden geçerek büyümüş Ela’yı anlatan Yürümek’i yazmıştı. Eksikler, delik doldurur gibi doldurulamayan o boşluklar nasıl da hepimizindi, tüm zamanlarındı.
Kalorifersiz evlerde büyümüş yaşıtlarımla ve başka bir tarihle tanıştığım günlerden bu yana içimi sızlatan ve beni durmadan zayıflatan, gözümü arkada, önceki bir toplumda bırakan “Benim neslim ne işe yarar?” sorusunu, hemen bugün başka bir ben ve başka bir dünya isteyen telaşımı kucaklayıp, beni iyileştiren bir kitap oldu Yürümek. Ne çok şeyi bilmediğini görmeye başlamanın bir yıkım olmadığını söyleyen. Benim gibi kimsenin de, dünyanın da öyle bir çırpıda değişmediğini.
Okumak, yazmak, yapmak, yaşamak. Dönüp bakmamak arkaya, arkadaki yokluğa. Yürümek, sabırlı, telaşsız, kendi hızında.
8.4.2013

22 Aralık 2015 Salı

bırakılacaklar


Hayata onlarla tutunduğumuzu sanırken, onlara tutunarak ölmeye yattığımıza inandığım bazı kavramlar:

İnsan/insanlık: İnsanlıktan nasibini almamış caniler!... İnsan olun insan!... İnsanlık nerede kaldı, insanlığımızı nerede yitirdik?... İnsanlığımdan utanıyorum...

Öyle senin sandığın gibi 1 insanlık filan yok. İnsan doğurur da öldürür de, dayanışır da, satar da. Sosyaldir de bencildir de. Her zaman canlı kalkanlar da özel harekâtçılar da olacak. Saf iyilikle donanmış bir insanlık yok işte. Bari silahsız birini öldürmeseydi yok. Bari silahsız birini evinde öldürmeseydi yok. Bari silahsız birini evinde yirmi kurşunla öldürmeseydi de yok. Yok bunun sonu. Unut onu, unut.

Umut: Umudumuzu yitirmemeliyiz... Her zaman umut vardır... Bu sabah bir umut var içimde...

Hayır, umut olan bir şey değil, bizim buluşturduğumuz, yarattığımız bir şey. Hayalimizdeki hayat akışına dönük umutlar üretmek ve yaymak bizi birçok zaman o umudun durduğu geleceğe kilitleyerek bugünkü eyleme olasılıklarımız karşısında körleştiriyor. Umut edeceksek edelim ama zihnimizi umutlu bir geleceğe göndermeyelim, burada, bu anda kalalım ki yapabileceklerimizi yapalım.

Vicdan: Vicdanımız sızlıyor... Vicdanınız nasıl elverdi!... Bu ülkenin vicdanlı yurttaşları...

Vicdan nedir peki? Anlamını düşünerek kullanan varsa beri gelsin. Din ve ahlak sözlüğünün vazgeçilmezi, eski mi eski, işlevsiz mi işlevsiz ve ayrıca eylem-dondurucu bir kavram. Vicdanı olan yapmazdı ama yaptı, o zaman peki ama nasıl xsdgwfvmjhğls. Şarj bitti.

Ölümsüzdür/Yaşıyor: Devrim şehitleri ölümsüzdür!... (öldürülen)... ölümsüzdür! (öldürülen)... yaşıyor!

Yaşamıyor işte yaşamıyor! İnsan ölümlü ve üstelik canı çok kolay alınan bir canlıdır. Pek çoğu da yok yere öldürüldü işte. Kimi kandırmak amaçlanıyor? Kendimizi inkar yoluyla iyileştirmeyi mi umuyoruz yoksa iyimser gelecek nesilleri karamsarlıktan korumayı mı? Her ne ise bence işe yaramıyor. Vahşi bir faşizm yaşarken bunun yaratıcılarınca "demokrasi" diye adlandırılmasındaki yalanlık nasıl gözümüzü deliyorsa bu de öyle deliyor ve iyileştirmiyor, hayır. Ölen ölüyor, sonrası yok ve esas olan hayattır! Ölümlüler, artık yaşamıyorlar. Bunu görelim ve yaşamak, yaşatmak için ne yapacağımızı bu dürüstlükle kuralım artık.

Kazanacağız: Direne direne kazanacağız... Mücadelemiz haklıdır, kazanacağız...

Nereden biliyorsun arkadaş, nereden biliyorsun? Önceki kayıplarından mı? Hangi tarih sana kazanacağın yönünde bir işaret verdi allah rızası için? Kazanma, bırak bu sefer de kazanma. Maço ve küfürbaz Behzat Ç'ye hiçbir zaman kitlesi kadar sempati duyamadım ama iyi olan bazı replikler vardı; örneğin: "Neden olmaz diye soruyorum. mutsuz oluruz diyorsun. herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım." Aynen böyle, herkes kazanacak diye bir kural yok veya bu kazanç bizim ömrümüze sığacak diye bir belirti yok. Biz de kaybedelim varsın, ama daha iyi kaybedelim.

14 Temmuz 2015 Salı

kız/erkek

Oğluma alışveriş yapacağım zaman giysinin türünden, modelinden önce "kız mı erkek mi" diye soran site filtrelerinden, satış sorumlularından, her seferinde "fark etmez eee oğlan fff" gibi bir cevap gevelemekten, isteksizliğime boş gözlerle bakmalarından bıktım usandım. İlk 6 ay oğlansa sadece mavi, şanslıysan birkaç da kahverengi üst baş bulursun. Kızlara tabii ki pembe. O ayları beyaz ve kahverengi ile atlattık. Sonra kız reyonu birden coşuyor, rengarenk, çeşit çeşit, ama hemen hepsi "fırfır"lı, aman dikkat! Oğlanlar "küçük adam"a dönüşmek zorunda, dolayısıyla öyle patlayan renklere mahal yok, sahte kravatlar, askılar, kemerler, ceketler, düğmeler, kaskatı kalıplarla boğulmaya başlıyorlar. Renkler belli, modeller belli, belli belli belli. Çarşafın bile kızı, "erkek"i var. Oğlansa fırfırı, dilimi, göğüsten robayı aklından geçirmeyeceksin, çiçeği, çileği, kelebeği boşuna aramayacaksın, varsa kamyon, yoksa motorsiklet kaykay, kare dikdörtgen, boru paça dümdüz, ciddi, "erkeksi". Sonra da efendim erkekler marstanmış da kadınlar venüsten, hadi canım. Hepsi de bu aptal dünyadan, gözlerini bile açamazken başlayan bu korkunç kategorizasyondan.