Gilles Deleuze ve Claire Parnet’nin Diyaloglar’ı iki yazarlı değil, yazarsız bir kitap, sahipsiz düşüncelerin kitabı. Burada konuşma çizgileri, tırnak işaretleri yok, bir diyalog değil Diyaloglar. İzleyeceğimiz ve katılacağımız, düşüncenin yazardan özgürleşen akışı olacak. Tüm tekil ve çoğul şahısları içine katarak, durmadan çizgiler çizip, düzlemler düzüp coğrafyalar aşarak ve tüm bunlara aldırmadan esrikçe oluşan düşünce. Ama asla özensizce değil. Diyaloglar bizi Deleuze’ün derinleri deşip gelmiş, uçsuz bucaksız ‘yüzey’selliğiyle tanıştırıyor. Deleuze’ü tanıyanlarımız içinse onun kozmik evreninde baş döndürücü bir yolculuk, tam bir kavramsal şölen bu kitap: Göçebelerin yersizyurdsuzlaşmaları, orkide ve balarısının, Mozart’ın kuşlarının oluşları, kökten kurtulup saplarını her yöne açan köksap düşünce, arzu, beden, hayat, felsefe VE… Deleuze’ün VE’leriyle buluşmak için.
27.3.2013
29 Nisan 2016 Cuma
"Yürümek"
“Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var?” Ben hep çok hızlı ve zıplayarak yürürüm, bu daima kalabalık şehirde ufacık bir aralık bile kalsa önümde, bir sağa bir sola, gözlerim büyük bir dikkatle önümü tarayarak, o içine atlanabilecek daracık koridorları mutlaka bularak, bağlayarak, aceleyle. Arkaya bakmam pek, kaçarım ondan. Belki de bu yüzden, yürümeyi pek severim. Bisiklet süremem, araba, uçak, paraşüt kullanamam, ne bileyim, koşamam da, nefesim yetmez. Ama yürüyebilirim. Demek ki hala hareket edebilirim, yer değiştirebilirim. Bir yerden başka bir yere geçtikçe değişebilirim.
Yürümek ile pek çok düşüncemin değiştiği ve yenilerinin hızla yerleşmesi gerektiğini sandığım bir zamansal kavşakta tanıştım. “Hepimiz insanız”dan “Ben kadınım”a geçiyordum, 20’li yaşlardan 30’lara geçiyordum, hallice aile kızından işçiye geçiyordum, en çok da erkek, evlilik ve çocuk mefhumlarının üstünden geçiyordum. Geleli çok olmuştu ama Ankaralılıktan İstanbulluğa da geçmekteydim hâlâ. Düşüncenin önüne deneyimi koyduğum, farklı hayatları, insanları, olasılıkları kitaplardan çok sokakta, üniversitede, evde, sohbetlerde, gözlemlerde aradığım ve elime geçen sonsuz sayıda kırıntının toplamında beklediğim yanıtları bulamamanın verdiği hayal kırıklığıyla sık sık duraksadığım haniyse bir on yılı geride bırakmak üzereydim.
Kitapta ilk Ankara çekti beni. 1950’lerin yeni kaloriferlenen başkentinin ruhu, ülkemin bıçkın tarihine rağmen neden bunca değişmemiş gelmişti? Neden sanki kendi çocukluğumu okuyor gibiydim? Kalorifersiz evlerin varlığından habersiz büyüyen benimle kalorifersiz evlerin arasındaki kaloriferli evinde büyüyen Ela’yı birbirine bağlayan şey, “anne yasakları”ydı belki de. Annelerin kurduğu, babaların yönettiği ve çocukların büyüdüğü yuvanın kuralları, haneden haneye değişiyordu. Anneden anneye, şehirden şehre, ülkeden ülkeye, dönemden döneme değişirken kurallar, ötekilerin kurallarını en bilemeyecek olan, en bilmemesi gereken de çocuklardı. Büyümek neleri öğrenmemiz ve neleri öğrenmememiz gerektiğini bilmek demekti.
Sonra Ela ile birlikte Memet’in de büyüyüşü, ayrı köşelerde. Erkeklerden kadınları okumaya, hak vermeye alışıktım da, bir kadının bir erkeği kalemiyle büyütmesi pek rastladığım bir şey değildi. ‘Kadın’ yazarlarla pek de ilgilenmemiştim demek ki. Ela ve Memet’in dertleri ne kadar ortak ve ne kadar farklıydı. 1950’lerde hayat, 1970’lerde roman, 2000’lerde ben, kadın ve erkek nasıl da zorlanmadan buluşabiliyorduk. Güzel bir kitaptı bu.
Samanpazarı, Yenişehir, Cebeci, Büyükada, Haliç, Tarlabaşı, Cağaloğlu, Moda. Okudukça yürüyorum ama zamanın içinde mekanları mı izliyorum yoksa mekanların arasından zamanı mı? Hayalimdeki o hem kısacık hem anlatabilen cümleler, o hep içimi sıkmış, atlayarak okuma hakkımı kullandığım betimlemelere hiç benzemeyen tadında tarifler, bunları bulmuştum. İçinden yürüdüğüm, yürüyebildiğim buydu. Güzel bir romandı bu.
Yıllarca duran, gözleyen, bekleyen, “arpacık kumrusu gibi kuran” Ela, kabuğundan ancak hayallerinde çıkan, atılımlarını ancak köstebek adımlarıyla yapabilen Memet. Büyümek, bilmek, öğrenmek bizi nereye götürüyordu? Bunlardan ne anladıysak oraya sanki. Yeni bir dünya kurmuyordu Yürümek. İyi bir durum tespitiydi. Büyüdüğüm şehirde neler oldu, ülkemde ben doğmadan kimler vardı, “Bir şey yapmalı” o zamanlar ne demekti, bunları anlatıyordu. Bol mahkemeli, bol tehditli bir gündelik hayatın içinde bir masa, kağıt kalem bulmuş bir yazar, serbest piyasanın kuruluşunu, azınlık kıyımını, Kıbrıs Barış Harekatı denilen savaşın ayak seslerini, 68 hareketinin Türkiye’ye yansısını, böylesi yoğun bir sosyopolitik dönüşümler ağını fona almış, kadınlık ve erkekliği alabildiğine yalın, berrak anlatıyordu. Kimdi bu kadın? Nasıl olduğu kişi olmuştu? Böyle güzel yazmak nasıl olurdu?
Öğrendim ki o da mahkemelerden geçiyordu, hapishanelerden, hastalıklardan, ölümlerden geçiyordu. Müstehcendi, bölücüydü, tehlikeydi. Duranlardan olmamıştı, kısa yaşamış ama çok üretmişti. Yaşarken de bileni çoktu. Yani bana hiç benzemiyordu. Ama 32’sinde kim olduğunu bulamadığımız kadın Tante Rosa’yı, 34’ünde yıllarca durmuş, uymuş, kitaplardan çok erkeklerden geçerek büyümüş Ela’yı anlatan Yürümek’i yazmıştı. Eksikler, delik doldurur gibi doldurulamayan o boşluklar nasıl da hepimizindi, tüm zamanlarındı.
Kalorifersiz evlerde büyümüş yaşıtlarımla ve başka bir tarihle tanıştığım günlerden bu yana içimi sızlatan ve beni durmadan zayıflatan, gözümü arkada, önceki bir toplumda bırakan “Benim neslim ne işe yarar?” sorusunu, hemen bugün başka bir ben ve başka bir dünya isteyen telaşımı kucaklayıp, beni iyileştiren bir kitap oldu Yürümek. Ne çok şeyi bilmediğini görmeye başlamanın bir yıkım olmadığını söyleyen. Benim gibi kimsenin de, dünyanın da öyle bir çırpıda değişmediğini.
Okumak, yazmak, yapmak, yaşamak. Dönüp bakmamak arkaya, arkadaki yokluğa. Yürümek, sabırlı, telaşsız, kendi hızında.
8.4.2013
8.4.2013
22 Aralık 2015 Salı
bırakılacaklar
Hayata onlarla tutunduğumuzu sanırken, onlara tutunarak ölmeye yattığımıza inandığım bazı kavramlar:
İnsan/insanlık: İnsanlıktan nasibini almamış caniler!... İnsan olun insan!... İnsanlık nerede kaldı, insanlığımızı nerede yitirdik?... İnsanlığımdan utanıyorum...
Öyle senin sandığın gibi 1 insanlık filan yok. İnsan doğurur da öldürür de, dayanışır da, satar da. Sosyaldir de bencildir de. Her zaman canlı kalkanlar da özel harekâtçılar da olacak. Saf iyilikle donanmış bir insanlık yok işte. Bari silahsız birini öldürmeseydi yok. Bari silahsız birini evinde öldürmeseydi yok. Bari silahsız birini evinde yirmi kurşunla öldürmeseydi de yok. Yok bunun sonu. Unut onu, unut.
Umut: Umudumuzu yitirmemeliyiz... Her zaman umut vardır... Bu sabah bir umut var içimde...
Hayır, umut olan bir şey değil, bizim buluşturduğumuz, yarattığımız bir şey. Hayalimizdeki hayat akışına dönük umutlar üretmek ve yaymak bizi birçok zaman o umudun durduğu geleceğe kilitleyerek bugünkü eyleme olasılıklarımız karşısında körleştiriyor. Umut edeceksek edelim ama zihnimizi umutlu bir geleceğe göndermeyelim, burada, bu anda kalalım ki yapabileceklerimizi yapalım.
Vicdan: Vicdanımız sızlıyor... Vicdanınız nasıl elverdi!... Bu ülkenin vicdanlı yurttaşları...
Vicdan nedir peki? Anlamını düşünerek kullanan varsa beri gelsin. Din ve ahlak sözlüğünün vazgeçilmezi, eski mi eski, işlevsiz mi işlevsiz ve ayrıca eylem-dondurucu bir kavram. Vicdanı olan yapmazdı ama yaptı, o zaman peki ama nasıl xsdgwfvmjhğls. Şarj bitti.
Ölümsüzdür/Yaşıyor: Devrim şehitleri ölümsüzdür!... (öldürülen)... ölümsüzdür! (öldürülen)... yaşıyor!
Yaşamıyor işte yaşamıyor! İnsan ölümlü ve üstelik canı çok kolay alınan bir canlıdır. Pek çoğu da yok yere öldürüldü işte. Kimi kandırmak amaçlanıyor? Kendimizi inkar yoluyla iyileştirmeyi mi umuyoruz yoksa iyimser gelecek nesilleri karamsarlıktan korumayı mı? Her ne ise bence işe yaramıyor. Vahşi bir faşizm yaşarken bunun yaratıcılarınca "demokrasi" diye adlandırılmasındaki yalanlık nasıl gözümüzü deliyorsa bu de öyle deliyor ve iyileştirmiyor, hayır. Ölen ölüyor, sonrası yok ve esas olan hayattır! Ölümlüler, artık yaşamıyorlar. Bunu görelim ve yaşamak, yaşatmak için ne yapacağımızı bu dürüstlükle kuralım artık.
Kazanacağız: Direne direne kazanacağız... Mücadelemiz haklıdır, kazanacağız...
Nereden biliyorsun arkadaş, nereden biliyorsun? Önceki kayıplarından mı? Hangi tarih sana kazanacağın yönünde bir işaret verdi allah rızası için? Kazanma, bırak bu sefer de kazanma. Maço ve küfürbaz Behzat Ç'ye hiçbir zaman kitlesi kadar sempati duyamadım ama iyi olan bazı replikler vardı; örneğin: "Neden olmaz diye soruyorum. mutsuz oluruz diyorsun. herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım." Aynen böyle, herkes kazanacak diye bir kural yok veya bu kazanç bizim ömrümüze sığacak diye bir belirti yok. Biz de kaybedelim varsın, ama daha iyi kaybedelim.
14 Temmuz 2015 Salı
kız/erkek
Oğluma alışveriş yapacağım zaman giysinin türünden, modelinden önce "kız mı erkek mi" diye soran site filtrelerinden, satış sorumlularından, her seferinde "fark etmez eee oğlan fff" gibi bir cevap gevelemekten, isteksizliğime boş gözlerle bakmalarından bıktım usandım. İlk 6 ay oğlansa sadece mavi, şanslıysan birkaç da kahverengi üst baş bulursun. Kızlara tabii ki pembe. O ayları beyaz ve kahverengi ile atlattık. Sonra kız reyonu birden coşuyor, rengarenk, çeşit çeşit, ama hemen hepsi "fırfır"lı, aman dikkat! Oğlanlar "küçük adam"a dönüşmek zorunda, dolayısıyla öyle patlayan renklere mahal yok, sahte kravatlar, askılar, kemerler, ceketler, düğmeler, kaskatı kalıplarla boğulmaya başlıyorlar. Renkler belli, modeller belli, belli belli belli. Çarşafın bile kızı, "erkek"i var. Oğlansa fırfırı, dilimi, göğüsten robayı aklından geçirmeyeceksin, çiçeği, çileği, kelebeği boşuna aramayacaksın, varsa kamyon, yoksa motorsiklet kaykay, kare dikdörtgen, boru paça dümdüz, ciddi, "erkeksi". Sonra da efendim erkekler marstanmış da kadınlar venüsten, hadi canım. Hepsi de bu aptal dünyadan, gözlerini bile açamazken başlayan bu korkunç kategorizasyondan.
28 Ekim 2014 Salı
bebek (ve dünyanın yeniden dönüşü)
Dikkat: Bu yazı deneme/beyin fırtınası tadında değil günlük havasında geçecektir.
Blogumu nicedir gönülsüzce savsakladım. Neden? Yüksek lisans tezimi verip mezun olunca acilen doktoraya başladım ki beynim küçülmesin. Ayrıca o sıralarda insanlar ve ilişkilerle (çünkü insanlar) uğraşmayı da bırakmaya çalışıyordum, gideri yoktu, 32 yaşındaydım, tekrardan sıkılıyordum, ‘bişey’ yapmalıydı artık. Bu sırada hamilelik ve evlilik, aynı bedende iki kalbin bilgisi, gelinliğe hiç benzemeyen nikah elbisesi arayışı. ‘Anne adaylığı’ yani annelik emeğinin şaşkın tabularasa başlangıcı: Dokuz ay karında sanki bir fikri oysa aslında bir canlıyı büyütme (özne-nesne/bilinç-madde ayrımı). Doğum: Bebeğin somut etli bir varlık olarak ortaya çıkışı. Nikahta olmayan ani ve keskin bir geçiş hissi: Sevgiliden koca ve çocuğa, birliktelikten ‘aile’ye. Bu fikrin az çok hoşa gidişinin ürkütücülüğü (feminizm) ama gerçekliği (toplumsal cinsiyet). Eve dönüş ve bebek bakımı: Dünyanın yeniden çılgın bir yorgunluk ve bilinemezlik etrafında dönüşü.
Blogumu nicedir gönülsüzce savsakladım. Neden? Yüksek lisans tezimi verip mezun olunca acilen doktoraya başladım ki beynim küçülmesin. Ayrıca o sıralarda insanlar ve ilişkilerle (çünkü insanlar) uğraşmayı da bırakmaya çalışıyordum, gideri yoktu, 32 yaşındaydım, tekrardan sıkılıyordum, ‘bişey’ yapmalıydı artık. Bu sırada hamilelik ve evlilik, aynı bedende iki kalbin bilgisi, gelinliğe hiç benzemeyen nikah elbisesi arayışı. ‘Anne adaylığı’ yani annelik emeğinin şaşkın tabularasa başlangıcı: Dokuz ay karında sanki bir fikri oysa aslında bir canlıyı büyütme (özne-nesne/bilinç-madde ayrımı). Doğum: Bebeğin somut etli bir varlık olarak ortaya çıkışı. Nikahta olmayan ani ve keskin bir geçiş hissi: Sevgiliden koca ve çocuğa, birliktelikten ‘aile’ye. Bu fikrin az çok hoşa gidişinin ürkütücülüğü (feminizm) ama gerçekliği (toplumsal cinsiyet). Eve dönüş ve bebek bakımı: Dünyanın yeniden çılgın bir yorgunluk ve bilinemezlik etrafında dönüşü.
Elim uzanmadı ama aklımdasın blogum, yazma kaşıntısı hiç bırakmadı yakamı, kimse okumayacakmış gibi dürüstçe, kim var kim yoksa okuyacakmış gibi umursamazca, kendimi sevmek için şefkatle, dünya gözümü kocaman açmak için tutkuyla, yazmak gibisi var mı? Bir an klavyeyi tuhafsayıp o eski kağıt-kalem kutsallığına dönesim geldi ama çabuk sıyırdım o uçurumdan, yazamamak demekti. Aklımdan geçenleri mevcut zamanda bir zemine dökme etkinliğinden daha özel olamaz onun malzemesi.
Böylece patır kütür yeniden başlıyorum herkese açık ama hayli na-popüler blogumda yeni sayfalar açmaya. 40’ı yeni çıkmış minik bebeğimle bir çay bahçesinde, acemi bebek arabası şoförlüğünden ellerimi henüz çekmiş, ilk çayımı yudumlarken (kafein aman), cümle değil cümlecikler, açıklama değil başlıklar, satır başları, iki üç kırık kırpık sözle başlayacağım sefahate, anlaşıldığı olduğu kadar. Hep en kısa ve en çarpıcı yazıyı yazan olmak istedim, şimdiyse bu kısa kısalar keyfi bir deneme değil, hayati bir zorunluluk:
Yeni gün döngüsü: Meme-ağlama-uyku-meme… Hamileyken dünya yavaş yavaş duruyor. Yani önce yavaşlıyor, dünyevi hazlardan elini çekip, kariyer, gelecek, insanların tavırları, politika ve dünyanın sonuyla ilgilenmeyi kesiyor, artan kilolarınla doğal olanın somut basit dünyasına giriyorsun. Eğer ‘doğal’ denince ürken beyin-insan’lardansan, buna alışmak için de kitaplar okuman ve araştırman gerekiyor. Sonra bebek doğuyor ve dünya bir an duruyor, hastane günleri. Sonra bebek eve geliyor ve dünya yeniden ve bambaşka dönüyor. Hiç durmayan, durdurmayan bir akış, dışarısı olmayan bir akış. Aslanlar emzirirken saate mi bakıyor, hayır, ama biz bakıyoruz, ve zaman hem çok hızlı hem çok yavaş geçiyor, nasıl işse. Dünya farklı dönüyor.
Yorgunluk da yorgunlukmuş ha, bana mısın demedi onca çığlığa: Yorgunluk denilen şeyin de bir eşiği varmış. İşin ilginci, eşik aşılınca felakete değil rahibeliğe doğru gidilmesi. Ağlamak başkaymış ‘bebek ağlaması’ başka. Her gün en az yarım saat durdurulmaya çalışılan bir bebek ağlaması ile yaşamak o eşiği aşılmış yorgunluğun öğrettiği ipeksi ses tonuyla, onu duymayan ve tınmayan acıların bebeğinin yaygarasına rağmen kendini iyileştirerek mümkünmüş ancak, sonunda sakinleşeceğini ve gözlerinin kapanacağını o emekle öğrenilmiş sesle kendine söyleyip durarak.
Vakitsizlik nedir şimdi anladım: Dar vakitler itinayla genişletilirmiş meğer. Yani yukarıdaki tirelere daha neler neler sokulur. İşte mesela bu yazıyı da bu tirelerden birinde yazıyorum.
Renklerde kıtlık: Mavi ve pembe. Oğlanlar (erkek değil!) mavi, kızlar pembe. Yettiniz be. Uniseks dersen kahverengi verelim. Toplumsal cinsiyetin renk düşmanlığıyla yüzleşiyoruz. Dünyayı renk bakımından asla kesişmez iki kümeye ayırmasıyla nice yaralardan mesul olması bir yana, diğer onca rengi yok etmesine ne demeli? Maviyi severim ama bu kez değil. Söz verdim kendime, çocuğumu renksiz bırakmayacağım.
Anne miyim neyim: Yeni ve belki de ömrün son kimlik bunalımı. Az önce hani yavaştan kariyerlenmekte (aynı iş yerinde üç yıl) olan, ilk çevirisine başlamış, doktora öğrencisi fit genç kadından, bebek bakmaktan uyumaya fırsat bulunca mutlu olan bir bakıma en düşük dişi yaşam formuna jet geçiş. Ama bu kadar basit mi, boru mu? Sayemde bir insan yetişiyor. Ve kol kaslarım gelişiyor.
Teori ve teorik-pratik: Annelik nedir kitaplarından bebek bakımı kitaplarına. Annelik kimliği harbi bir kimlik ama kimisinin (benim gibi) geçişi daha meşakkatli. Yaşadığı şeyi yaşayarak kavramak yerine onu hemen kitaplarda arayan, etrafındaki güya benzerlerine soran bazı garipler bunlar. Böylece ortaya mini bir annelik kitaplığı çıktı:
Yeni gün döngüsü: Meme-ağlama-uyku-meme… Hamileyken dünya yavaş yavaş duruyor. Yani önce yavaşlıyor, dünyevi hazlardan elini çekip, kariyer, gelecek, insanların tavırları, politika ve dünyanın sonuyla ilgilenmeyi kesiyor, artan kilolarınla doğal olanın somut basit dünyasına giriyorsun. Eğer ‘doğal’ denince ürken beyin-insan’lardansan, buna alışmak için de kitaplar okuman ve araştırman gerekiyor. Sonra bebek doğuyor ve dünya bir an duruyor, hastane günleri. Sonra bebek eve geliyor ve dünya yeniden ve bambaşka dönüyor. Hiç durmayan, durdurmayan bir akış, dışarısı olmayan bir akış. Aslanlar emzirirken saate mi bakıyor, hayır, ama biz bakıyoruz, ve zaman hem çok hızlı hem çok yavaş geçiyor, nasıl işse. Dünya farklı dönüyor.
Yorgunluk da yorgunlukmuş ha, bana mısın demedi onca çığlığa: Yorgunluk denilen şeyin de bir eşiği varmış. İşin ilginci, eşik aşılınca felakete değil rahibeliğe doğru gidilmesi. Ağlamak başkaymış ‘bebek ağlaması’ başka. Her gün en az yarım saat durdurulmaya çalışılan bir bebek ağlaması ile yaşamak o eşiği aşılmış yorgunluğun öğrettiği ipeksi ses tonuyla, onu duymayan ve tınmayan acıların bebeğinin yaygarasına rağmen kendini iyileştirerek mümkünmüş ancak, sonunda sakinleşeceğini ve gözlerinin kapanacağını o emekle öğrenilmiş sesle kendine söyleyip durarak.
Vakitsizlik nedir şimdi anladım: Dar vakitler itinayla genişletilirmiş meğer. Yani yukarıdaki tirelere daha neler neler sokulur. İşte mesela bu yazıyı da bu tirelerden birinde yazıyorum.
Renklerde kıtlık: Mavi ve pembe. Oğlanlar (erkek değil!) mavi, kızlar pembe. Yettiniz be. Uniseks dersen kahverengi verelim. Toplumsal cinsiyetin renk düşmanlığıyla yüzleşiyoruz. Dünyayı renk bakımından asla kesişmez iki kümeye ayırmasıyla nice yaralardan mesul olması bir yana, diğer onca rengi yok etmesine ne demeli? Maviyi severim ama bu kez değil. Söz verdim kendime, çocuğumu renksiz bırakmayacağım.
Anne miyim neyim: Yeni ve belki de ömrün son kimlik bunalımı. Az önce hani yavaştan kariyerlenmekte (aynı iş yerinde üç yıl) olan, ilk çevirisine başlamış, doktora öğrencisi fit genç kadından, bebek bakmaktan uyumaya fırsat bulunca mutlu olan bir bakıma en düşük dişi yaşam formuna jet geçiş. Ama bu kadar basit mi, boru mu? Sayemde bir insan yetişiyor. Ve kol kaslarım gelişiyor.
Teori ve teorik-pratik: Annelik nedir kitaplarından bebek bakımı kitaplarına. Annelik kimliği harbi bir kimlik ama kimisinin (benim gibi) geçişi daha meşakkatli. Yaşadığı şeyi yaşayarak kavramak yerine onu hemen kitaplarda arayan, etrafındaki güya benzerlerine soran bazı garipler bunlar. Böylece ortaya mini bir annelik kitaplığı çıktı:
- Kadınlık mı? Annelik mi? Elisabeth Badinter, İletişim.
- Bir Annenin Doğuşu, Daniel N. Stern, Nadia Bruschweiler Stern, Alison Freeland, İstanbul Bilgi Üniversitesi.
- Annelik Duygusu, Tina Miller, İletişim.
- Of Woman Born: Motherhood as Experience and Institution, Adrienne Cecile Rich
- Feminist Mothering, Andrea O'reilly.
- ...
Ben daha kendime bakamıyorum’dan çocuğuma pek güzel bakarım ben’e: Korku, kabulleniş ve cesaret.
Küçük şeylerden keyif alma: Büyük şeyler’i yapmayı unutmak ve küçük şeyler’i yapabilmek için yoğun emekler vererek uzun zaman dilimleri boyunca beklemek, o küçük şeyler’i ulaşıldıklarında tadından yenmez kılıyor. Oh temiz hava dünya varmış, limonlu soğuk çay da ne güzelmiş, gazoz yoksa kola alırım ne önemi var. Gibi.
Teknolojide kişisel gelişim stajı: whats app grubu, aplikasyonlar..
İlişkide yeni dönem: artık hiç sevgili olmayacak mıyız?...
Yazma hasreti ve blogcu anne gibi görünme endişesi:...
Çocuk da yaparım kariyer de: Yakın ve uzak gelecek üzerine üşüşen derin düşünceler. İş, para, karın doyurmak yetmez imam hatiplere karşı özel okula göndermeli, yeni sağlık sistemine karşı özel sağlık sigortası yaptırmalı, orta sınıf mıyım yoksa burjuva mı, sınıf atlasın demiyorum yerini korusun yeter, veya su akar yolunu bulur, ama ben hiç öyle yaşamadım ki, korkuyorum anne, ya bi saçmalama pardon da anne sensin artık!
Küçük şeylerden keyif alma: Büyük şeyler’i yapmayı unutmak ve küçük şeyler’i yapabilmek için yoğun emekler vererek uzun zaman dilimleri boyunca beklemek, o küçük şeyler’i ulaşıldıklarında tadından yenmez kılıyor. Oh temiz hava dünya varmış, limonlu soğuk çay da ne güzelmiş, gazoz yoksa kola alırım ne önemi var. Gibi.
Teknolojide kişisel gelişim stajı: whats app grubu, aplikasyonlar..
İlişkide yeni dönem: artık hiç sevgili olmayacak mıyız?...
Yazma hasreti ve blogcu anne gibi görünme endişesi:...
Çocuk da yaparım kariyer de: Yakın ve uzak gelecek üzerine üşüşen derin düşünceler. İş, para, karın doyurmak yetmez imam hatiplere karşı özel okula göndermeli, yeni sağlık sistemine karşı özel sağlık sigortası yaptırmalı, orta sınıf mıyım yoksa burjuva mı, sınıf atlasın demiyorum yerini korusun yeter, veya su akar yolunu bulur, ama ben hiç öyle yaşamadım ki, korkuyorum anne, ya bi saçmalama pardon da anne sensin artık!
3 Temmuz 2013 Çarşamba
kahrolsun
Gezi, Gezi olarak bitti. Yine düşüne düşüne konuşamamaya başlayacağız/başlayacağım. Ben.
Yine politikler politikalarına, yine apolitikler apokaliptikalarına. Bizlerden yine ben'lere. Ben kendimi bilmeden daha, başka kimi, neyi bilebilirim ki'lere. Yine sessizliklere, yine yalnızlıklara, hepimiz koyunuz ama herkes kendi bacağından'lara. Bunu makul saymaya, bunu hakikat saymaya, bunu tek yol bilmeye.
Şimdiden susan sosyal medyam. Arkadaşlarımın sadece ben demeyi bilmesi, sadece kendilerini yapmayı sevmesi, hemen içine kaçması. Benim sadece ben demeyi bilen arkadaşlardan başka arkadaşlarımın olamamış olması, çünkü biz biz biliriz, değiştiririz diyenlerin sivri dilleri, bol köşeli kalp kapıları. Biz'e girmek zor, ben'den çıkmak zor. Bu da benim acım. Derken bile sadece ben varım.
13 Şubat 2013 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





