24 Şubat 2011 Perşembe

sakat yazılar 1: durma egzersizi


Bir organ durduğunda acıdan, zorunlu olarak, beden durur. Organın durması sürerse... Bu beden için uzun bir durma dönemidir. Kısa hareketlerden ibaret istisnai anlarla bölünen durma egzersizleri.

Durmak: Durağanlık. Sessizlik. Azlık. Issızlık. Yapa-yalnızlık. Yakınların ve diğer ötekilerin rutinine (daha) uzaktan, kafandaki saydam bir panelin ardından bakmak. Dışarıya yabancılaşmak.
15.1.2011

5 duyu


Birine kaç organınla bağlanırsan bağlan. Organlar sınırlıdır, seninle sınırlı.

Birine teninin yüzeyiyle ve aşağısıyla, sinirlerinle bağlanmak (Yüzeyden içeriye dokunarak konuşmak, sevişmek, öylesine bir anlaşmak istemek). Birine gözünle bağlanmak (onu yüzünden okumak, onun fotoğraflarını çekmek, onu görüntüsünden anlamak istemek). Birine kulağını vererek bağlanmak (Onun sesini biricikleştirmek, onun en severek anlattıklarını öğrenmek, sesinden içeri girmek istemek). Birine burnunla bağlanmak (Onun kokusunu öğrenmek, ezberlemek, anılaştırmak, kokunu önemsemesini, seni kokundan da sevmesini istemek). Birine dilindeki tatla bağlanmak (Onun diline değmeyenleri yemeyi bırakmak, onun dilinin sevdiklerini sevmeye başlamak, aynı yemekleri aynı kuvvetle sevdiğin bir restoranda yemek istemek, aynı restoranları, aynı yemekleri sevmeyi istemek, beklemek). Oluyor mu bunlar? Olur mu? Beş duyunun büyüsüne bağlanan umut, beş vakitte tükenmez mi?

Nöronlar hareketli oysa, onlar enerji; o yüzden sonsuzlar, üretebildikleri. Birine kaç organınla bağlanırsan bağlan, ona sayısız nöronla bağlanmak en iyisi. Kitaplarla, satırlar, sözler, fikirlerle. Ortak fikri zevklerle ortak hafızalar yaratmak. Ya nöronlar kalite kalite ise? Bazı nöronlar anlamıyorsa hatırlamaktan, hafızayı zenginleştirmekten, ortak düşler, ortak anılar yaratmaktan? Olmayan ortaklıkları hafıza ile oldurmaktan, inanmaktan, kanmaktan?

...

Sende her bir nesne ve mekan bir başkasına çoktan bağlanmış. Şimdi, arda kalanları birleştirip yeni anılar dikecekmişiz. Senin geçmişinden arda kalanlardan. Oysa her nesne, yeni gelen sevgiyle yeniden anlamlanmaz mıydı? Anlam katmanları, nesne böyle nesne olur bende. İnsanlar değil, nesneler önemli. Neden? Çünkü nesneler tutulası, sırt yaslayası anılardır, insanlar gibi gitmezler, hepsini toplar, tutarlar benim için, hepsinin karışımından sürekli yenilenen bir dokudurlar. Anılarımın katmanlaştığı nesneler. Şimdi onlara dokunuyorum, çünkü sen varsın, senden anlamlanıyorlar, yeniden, büyüyüp kalınlaşıyorlar, yok olmamacasına.

Hafızayı tutmak, anıları tutmak. Bunun için anlamlarıyla geçmişe çakılıp kalmayan, hep yeniden anlamlanan şeyler gerekmez mi? Anıları tutacaksam, onların kalıcılığından emin olmak gerekmez mi? Hem benim hem senin için.

Bende seninle yeniden varoluştaki onca nesne. Sende geçmişinin artıkları var. Geçmişinde, başkalarıyla yaratılmış ortak anılarda mumyalanmış duran onca şeyden geriye kalanlar kalmış yalnızca, anılaştırılabilecek. Adları bile yok mumyaların, sessizlikleri var. Adlarını geçirdiğimde bilmeden, sessizleşen, gözleri, dudakları, burnu, kulakları, teni o geçmişe, o mumyaya akıveren sen. İrkiliyoruz. Ve sonra, eğer çok gerekliyse, ufak bir yalan. Ve o bilinmeden telaffuz edilen ad, uçup gidiyor, çevresini ürperterek. Adsız mumyalar var çevremizde, ve arda kalanlardan yeni anılar dikeceğiz. Peki. Eksikle yaşamaya alışık biri için kabul edilmez şey değil. Ama elimde ne var? Onu da bilmiyorum ki.

Alan giderek daralıyor. Bedenin verebildikleri tükeniyor. Bedenle ruh ayrılmaz. Düşünerek sevişilmez. Sonsuz, düşünceden azade bir bedenden istenebilecek bir şey değil.

9.1.2011

cemal süreya


eşdeğer insanlar, cehennem sokağında birey olmak, ilkel sözcüklerle konuşmak, birini yalnız bir tek şey için sevmek, ovanın düzlüğü gibi tüm yalnızlıklar, sonuna kadar açılan kapılar, sevişmek için uzamış saçlar, iri memeler, akdeniz kadını, erkenden duvara asılması gereken utançlar, tüm kurallar kenara koyulası, özgürlük gelince yaşamak, bazen ölmek, sonunda ölmek...

14 Şubat 2011 Pazartesi

hayal

Uçucu gibidir ve gün gelip uçtuğunda, aslında kırılgan olduğu görülür. Ama daha beteri, aldığı yeni biçimlerle her defasında yeniden kırılabilir olmasıdır. Bu bir tür güçtür herhalde ama giderek daha az elinde tutmak ister insan. Önce büyükler, sonra çocukları bırakır.

29 Ocak 2011 Cumartesi

bilgi ağacı


“Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır.”
“Söylenen her söz, biri tarafından söylenmiştir.”

Şilili iki bilim insanı, Humberto R. Maturana ve Francisco G. Varela Bilgi Ağacı isimli eserleriyle bu iki aformizmayı geliştirdikleri biyolojik teoriyle açıyor. Yazarlar “bilmenin biyolojisi”ni basit ve akıcı bir dille, bol örnekle anlatırken, aynı zamanda bizi biyoloji dünyasının ABC’sinde bir yolculuğa çıkarıyor.

Şili’de liselerde, ABD’de üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan bu metin, içindeki derin biyolojik analizlere rağmen yalnızca biyologların veya yaşam bilimcilerin kavrayabileceği bir eser olmaktan uzak. Aksine bu kitap, bilime merak duymaya yeni başlamış bir okur için dahi cezbedici. Yazarlar her adımda önce konvansiyonel tanım ve fikirleri basitçe sunuyor, ardından kendi teorilerini bunlara eklemliyor. Böylece kitabın içeriğinde bu alanla iç içe olmayan okurun hevesini kıracak hiçbir engel kalmıyor.

Kitabın girişinde, “bilinçli düşüncenin kökeni (nasıl doğduğu, doğada nasıl ortaya çıktığı konusundaki) konusundaki bin yıllık cehaletimiz” ile tanışıyoruz. Yazarlara göre toplumsal yaşamın çıkmazlarını aşamamamızın, savaşları, kör çatışmaları durduramamamızın nedeni bu süregelen cehaletimiz. Türümüzü “toplumsal bir düşünümsel yaratıcılığa” taşıyamıyoruz. Çok güvendiğimiz akılcılığımızın sınırlarından çıkamıyoruz. “Bizler şüpheye yer bırakmayan, sıkı sıkıya bağlandığımız algılarımızın, kesinliğin dünyasında yaşama eğilimindeyiz: Kanaatlerimiz, gördüklerimizin gördüğümüz gibi olduğunu kanıtlar ve doğru bildiğimiz şeyin bir alternatifi söz konusu değildir. Bu bizim gündelik halimiz, kültürel duruşumuz, genel insanlık halimizdir.” Böylece sonunda kaçınılmaz çatışmalarımızla baş başa kalıyoruz. Bu çıkmazdan çıkmanın yolu ise, bilmeyi bilmek, nasıl bildiğimize dair önyargılarımızı yıkıp canlı olmanın, insan olmanın, dilin, zihnin ve bilincin anlamlarını, kısacası doğamızı yeni baştan öğrenmek.

Hikayenin kökü büyük patlamaya kadar gidiyor. Güneş sisteminin oluşumunu, canlı organizmaların ortaya çıkışını anlatan Maturana ve Varela, ezberimizi ilk kez burada, ‘otopoiezi’ kavramını ortaya atarak bozuyor. Buna göre canlıların temel özelliği, ‘kendi kendini var etme’ özerkliğine sahip olmaları. Böylece bildiğimiz anlamda ‘hayat’ başlıyor.

İnsan, “soyu tek hücreye dayanan hücre birliklerinden” doğan bir canlı türü olarak doğal seleksiyon ve evrim süreçlerinden geçerek bugünkü yapısını kazanıyor. Devamında şu sorulara yanıt aranıyor: Peki, insan soyunun bugünkü öğrenilmiş davranışları nasıl ortaya çıktı? Ve nasıl oluyor da insan kendi kendisini, kendi dilini, kelimelerini tanımlayabilen bir varlık? Kendi kendimizin bilgisine ve bildiklerimizin bilgisine nasıl sahip olabiliyoruz?

Bu soruya yalnız benlikle ve yalnız çevre ile açıklama getiren iki anaakım yaklaşıma karşın Maturana ve Varela üçüncü bir yolu işaret ediyor, kendi deyimleriyle “bıçak sırtında” ilerliyorlar: Bilgi, bizi kuşatan nesneler dünyasından bize gelmez. Buna karşılık nesnelliğin olmadığı, her şeyin belirsiz olduğu bir dünyada, yalnızca kendi iç dünyamızın varlığıyla, dünyamızı tamamen icat ederek de yaşamıyoruz. Bilmek, tam da bilen ile bilinen arasındaki döngüsel bağ sayesinde özgüllük kazanıyor. “Bilişsel totoloji” bu demek: Biz insanlar, bilginin içeriğinin bilginin ta kendisi olduğu bir bilgi alanında var oluyoruz.

Yazarlar işe bilmek kavramını “canlının dünyasını yaratırken belirli bir ortamda varlığını sürdürmesine imkan sağlayan”, etkin bir eylem olarak tanımlayarak başlıyor. Buradan hareketle, “yaşamak, bilmektir(yaşamak, canlı bir varlık olarak varoluş içerisinde etkin eylemlerde bulunmaktır.)”

İnsansı fosillerden bu yana insan evriminde gözlemlenebilen yoğun sosyal yaşantı insanı sinir sistemine sahip diğer sosyal omurgalılardan evrim sürecinde ayrıştırıyor. Biyolojik veriler, önce dilin temelini oluşturan davranışların, sonra bu davranışların sürekli tekrarı ve yeni nesillere aktarılmasıyla dilin oluştuğu fikrini kuvvetlendiriyor. Dilin ortaya çıkışı ise zihin, özbilinç ve benliğimizi mümkün kılıyor. Bugün dil içinde varolan özbilincimiz sayesinde biz insanlar, kendi kendimizin ve deneyimlerimizin tasvirlerini yapabilen canlılarız. Bilgi Ağacı’nın yaklaşımıyla bu da tam olarak “insan olmak” demek.

Yani insan, “sürekli geri dönüp tekrarlanan bir işlemle toplumsal olduğu kadar (dil) kendi kendini var eden süreçlerden geçerek, sürekli kendimize ilişkin tanımlar üreterek” ‘insan’ oluyor. Zira, “Yaptığından başkasını bilmek mümkün değildir. O halde belki insan olarak varlığımız sürekli bir insan yaratısıdır.”

Nasıl bildiğimizi bildiğimizde ise, bu farkındalık bizi kaçınamayacağımız bir ‘etikle’ yüzleştiriyor. Diğer türdeşlerimizle ortak bir yaşam sürebilmenin koşulu, çatışmayı yenmek. Eylemimiz ile algımız arasındaki, bilme eylemi içindeki döngüselliği görmek, toplumsallığımız içinden bakarak bireyoluşlarımızı kavramak, “söylenen her sözün biri tarafından söylendiğini” hatırlamak zorundayız. Böylece sığınageldiğimiz kesinliklerimizin, tekdoğrucu fikirlerimizin konforlu kuyusundan çıkabilecek, bize ‘öteki’ gelen fikirleri anlama çabasını biteviye sürdürerek gerçek bir ‘birarada yaşam’a ulaşabileceğiz.

Yazarlar biyolojik araştırmalardan derledikleri bilgilerle destekledikleri savlarını sonuçlandırırken umutlu. Zira insan, türünün ilk örneklerinden beri sosyal bir canlı ve dilini bulduğundan beri dünyasını oluşturma, betimleme ve betimledikçe değiştirme kudretini elinde tutuyor. Bilişsel alanımız genişledikçe, bu kudret çatışma alanlarından uzlaşı alanlarına yönelebilir. Bunun yolları çeşitli: “Mantık yürütme, düşünme, bir yabancıyla karşılaşma.” Bunun için ciddi bir yol da ‘sevgi’ yani “diğer kişinin yanımızda olmasını kabul etmek”. Sevgi, bu teze göre toplumsal olguların biyolojik temeli. Yazarlar bu fikirlerini şu sarsıcı cümlelerle özetlerken insanlığımızı sarsıyor:

“Sevgi yoksa, başka insanların yanımızda olmasını kabul etmiyorsak toplumsal süreç olmaz ve dolayısıyla insan olmak imkansızdır. Başkalarını kabullenmeyi engelleyen her şey – yeterlilik olsun, hakikate erişim olsun, ideolojik kesinlik olsun – toplumsal sürece zarar verir çünkü bu toplumsal süreci oluşturan biyolojik sürece zarar verir. Kendimizi kandırmayalım: Ahlak dersi ya da sevgi vaazı vermiyoruz. Yalnızca biyolojik olarak sevgi olmadan, diğerlerini kabullenme olmadan hiçbir toplumsal fenomen olmayacağını ifade ediyoruz. Eğer buna rağmen bir şekilde bir arada yaşıyorsak sevgi görüntüsü altında kayıtsızlık ve yadsımayı yaşıyoruz demektir.”

27 Ocak 2011 Perşembe

şiddet


Şiddet, çıkamamaktır. Girememek, ve anlatamamaktır. Fazla(dan) bakıştır, bakarak kilitleyen. Kısıldıkça kendini kısmak. Çarpıntınla kendine çarpmak, dıştan içe içten dışa, ucunu buldurmayan. Koca siyah bir at ve minik bir çocuk gibi, sevginin korkuya karmakarıştığı andır.

Dışarı attıkça içine dolar, doldukça atarsın, daha yüksek, daha yüksek, yüksek! Atamazsın. Ürer. “Yok ol” dedikçe. İçinde küçücük tutmak en iyisi belki de. Çoğalırsa ya intihar ya cinayettir.

İç hacminin darlığınca patlayan basınç: “İçini ferah tut!” Her yerde, her türdedir; farklı ve aynı. Savaştır. Doğal olanla eşler kendini, doğanı sorgulatır. Sorarken sen her şeyi, yine yine gelir.

Koruma vaat eden kurumlar vardır. Aile, devlet, bir başkasının kuvveti. İnanır mısın hiçbiri, ondan daha çok var olamaz. O orda, çekirdeklerinde göz kırpmakta. Bakar, bekler, seslenir, yapar.

Yapamamaktır, yapsan da, yaptıkça da. Gidememek, kalamamaktır; ortası yoktur.
Sevmez, sevdirmez, ama bir bakarsın, zevki onunla almışsın, tadını ondan almış ağzın. “Anlam”ı yer, düşünemezsin. “Neden?” diye sorarlar. “Neyim ben?” dersin. “Bu dünya nedir?” Anlatamamaktır o, çünkü anlamamaktır.

Sorarsın ona: “Özgür irade” diyorlar. Gidiyorsun, çelme takıyorsun, ısırıyor, aldatıyorsun. Hayal ve can kırıyorsun. Öldürüyorsun; ölerek? “Emek” konuşur, emek düşünür, emek anlarken, ötekinin emeğini yiyenlerden oluyorsun; afiyetle?

Beden mi, akıl mı, ruh mu, “insan” mı? “Normal”in kaybı mı? Sorular felsefeye yarar. Hayat daha sert akar. Yine de sorarsın, cevapsız soru hiçten iyidir diye.

Sorarsın kendine: Öncesi nasıldı peki? Önceleri, annenin karnında? Duymuştun, sonra gördün. Gözlerin ve kalbin birken, daha o kadar küçüksün. Yavaş yavaş sana geldi, çarptı, sarstı, sarstı, ağlattı... “İçten” olma yaşındı. Dışarı bakardın, aynandı. Her evde olurdu böyle şeyler, dediler, hep. Başka hiddetli tencerelerde pişen başka küçük yaşların komşuluğunda büyüdün, masadan masaya, salondan odaya, okuldan okula, şehirden şehre. Her şey çok çabuk oldu, her evde olduğu gibi. Bu hızla, dışın kızardı, için pişmedi. Bir acılık kaldı orda, artık yoğrulamayacak kadar belli belirsiz, unufak bir hamur. Yüzünü kabuğuna döndün; bakımsızdı, onardın, süsledin, destekledin, itekledin. İyi bir sunum için iyi bir kabuk. Sonra yine sesler duydun, başka büyümüş yaşların başka köpürmelerinden. Kimisi kabuğundan kek, kimisi pasta yapmıştı, kimisi zehri içine, kimisi üzerine dökmüştü. Seçemedin, yiyemedin, yedirmedin, sonra gün geldi, bir yasak elma da sana düştü. Kabukların çatladı ve aktı şiddet, içinden dışına, ya da tam tersi, kim bilir?

Sofralar vardı, onları dolduran sessizlikler ve sesler, kokular ve korkular. Salonlar vardı, onları dolduran kavgalar ve diziler, odalarda belki suslar ve dizeler. Hayatta olasılıklar vardı ve aynı kapıya çıkan başka yollar. Şiddet çakıldı, burkardı seni veya tekme atardın, nereye gittiğine bakmadan.

Gözyaşları, gözündeki düğümü açar mı, dilindeki kilidi kırar mı? En başa dönsen bile, “yeni” bir başlangıç olur mu bu? Umut bir olasılık. İnançsızlık da diğeri.

Temmuz 2009

Fotoğraf: Nan Goldin (Nan one month after being battered, 1984)

10 Ocak 2011 Pazartesi

azalma


Üç kişi birlikte yolculuk ettiğinde,
Sayıları bire düşer.
Biri yalnız yolculuk ettiğinde,
Bir yoldaş bulur.

Üç kişi birlikte olduklarında, kıskançlık doğar. Birinden biri gitmek zorunda kalacaktır. Çok yakın bir bağ yalnızca iki insan arasında mümkündür. Ama biri yalnızken, onu tamamlayan bir yoldaş mutlaka bulur.

I Ching / 41 / Azalma