Şu sıralar Türk Dil Kurumu sözlüğünü çok derin buluyorum. Çeşitli genişlemeler yaratıyor sözlüğe bakmak illa ki. Mesela, daral tembellik demekmiş. Ne hoş! Tembelliğin çok çalışırken ve yorulurken de gelebilen bir versiyonu.
Çalışmakta olan kafanın yorgun tembelliği veya tembellik yorgunluğu. Veya: Hafta sonu içkisi yorgunluğu, bok koklama ve temizleme yorgunluğu, daima kirli hissetme yorgunluğu, makale yazamama yorgunluğu, referans verememe yorgunluğu, referans olamama yorgunluğu, yalnız kalamama, insan kaldıramama, uyuyamama, başkasına çalışan olma, daima yorgun olma yorgunluğu.
Doğru; belki de burada bir tembellik var. Düşünülmemesi gerekenler ile kafa doldurma tembelliği. Düşünülmemesi gerekenleri düşünmek daha kolay olduğundan mı? Alışkanlık. İşin aptallığı: Bu sefer de sürümden kazanıyor yorgunluk; daral oluyor. Ve geliyor.
Daral geliyor: Kafayı yordukça çıkamamak - yormamak için yorduklarından kalan yorgunlukla uğraşırken uykuya düşmek - mi düşememek mi derken bir sigara - baş ağrısı - uyku - mu okumak mı yazmak mı bakmak mı - derken yorgun bir uyku - yorgun bir kalkış, dalgın bir duş ve yorgun yağlı poğaçalı vejetaryen kahvaltı ve b12’sizliği düşünürken b12’siz bir öğlenden sonra b12 araştırmak için çalışılmak için araştırırken uyunan bir akşam üzerinden sonra b12’li gıdalar alınamayacak ve neydi onlar hatırlanamayacak kadar yorgun bir dönüş yürüyüş-sürünmecesi.
Şimdi bu işten eve taşınan beden ve yazıyla gelen nedir tam olarak? Daral mı? İlham mı? Herhalde yalnızca gelenler geliyor, şimdilik gelebilecek olanın hepsi.
10 Ağustos 2010 Salı
5 Ağustos 2010 Perşembe
çuvaldız

"İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır."
Doğrusu bu işte! Türk Dil Kurumu resmen açıklamış. Ne kadar anlaşılır geliyor şimdi. Fedakâr kültürümüzün atadedeleri işte olaya apaçık böyle bakmış. Bir kere batırmak var, oranlar da var, sıralama düzgün, beklenti gerçekçi. Atalar gerçekçi olurlar genelde...
Oysa ne zorlanmıştım, ilk duyduğumda. Aklım hemen şöyle çevirmişti, nedense:
"Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır."
Anneannem'le (anânem) tartışmıştık ilk: "Olur mu güzel kızım? İğne küçük. İğneyi kendine batırınca, uff canın yanacak. Çuvaldız daha büyüğü. Sonra onu zaten batıramazsın kimseye."
Anlayamadım. Bir kere neden kendime küçüğünü batırıyorum? En büyüğü neymiş, onu bir görmek gerekmez mi? Burada bir hinlik var ama ne?
Hem sonra, kendime iğne batırınca, canım yandı diyelim. Niye başkasına başka bir şey batırmayayım ki? Madem mevzu önce benim canımın acısı, ona çuvaldız da batırırım bıçak da tornavida da! Zaten bu her kimse, anlamak için kendime bir şeyler batırmışım, kendi canımı yakmışım! Şimdi o öylece yürüyüp gidecek mi? Çuvaldız ne olacak peki? Çuvaldız niye var peki?
Pekala da batırırım! İstediğimi batırırım! Hatta işim iyice kolaylaşır. Derim ki mesela: İğnenin acısı bir başka olur, onu saaade çeken bilir. Onun yanında bıçak ne ki, tornavida ne ki, penis ne ki, cop ne ki...
***
Anlayamadım, kafam karıştı, sustum. Ama ikna olmayı da severdim; işleri kolaylaştırır, karnın çok ağrımaz. Tamam, iğneyi kendime. Ha iğne ha çuvaldız. Sonuçta insan önce kendine.
Peki, iğneyi seçtim, batırıyorum, batırıyorum.. Batırdım, uff. Evet şimdi gereken nedir? Ötekine bir şey mi batırmalıyım? İlla çuvaldız mı batırmalıyım? Sonra o bana geri ne batıracak? Bu ne kadar daha böyle sürecek?
Yani zaten ben bu sahnedeki vahşetin özünü kavrayamadım ki. Arkadaşlar, neden birbirimize bir şeyler batırıyoruz?
Sonra şöyle anlıyorsun: Hayat! Ben! O! Onlar! Biz! İnsan! Veee... çünkü insanlar.
Geriye ne kaldı? E, bari iğneyi kendine batır, çuvaldızı başkasına.
Yıllardır hiç ihtiyaç duymadığımı fark ettiğim bu laf az evvel anısıyla beraber tepeme düştü. Google’ladığımdan çıkan akılda kalıcı ve daha bir hoş sonuç şudur: Atasözünü tam da benim tarzımda karıştıragelen, hatta bunu üşenmeyip forumlarda birbirlerine soran bir kitle var! Çuvaldız mı kendimeydi gibi tuhaf bir karışıklığı böyle anonimce paylaşmayı beklemezdim. Artık bu durum mu bu beklemezliğim mi tuhaf bilemedim, ama güzel.
İş saatinden kendi keyfine çalmaca yazısı
15 Temmuz 2010 Perşembe
pencereler
"Bir keresinde filozoflardan biri, ruhu, penceresi olmayan bir evle karşılaştırmıştı. İnsanlar birbirlerini hiç görmeden birbirleriyle ilişki kurar, konuşur, iş yapar, birbirlerini izler. Bu bağlamda, insanların birbirleri hakkında sahip olduğu düşünceleri şöyle açıklamıştı filozof: Tanrı herkesin ruhuna ötekilerin resmini, dış etmenlere göre değil, yaşam boyunca tamamen insan ve dünya bilinci olarak gelişebilen bir imge olarak işlemiştir. Ne var ki bu varsayım kabul edilebilir değildir. İnsanların birbirleri hakkında sahip olduğu bilgi, tanrıya temellendirilemez; demek istediğim, sözü edilen evlerin küçük de olsa pencereleri olduğudur; ancak bu pencereler, dışarıda olup biteni dar ve eğri çerçevelerden içeriye yansıtır.
Eğrilik, duyu organlarının algılama biçiminden çok, haletiruhiyenin kederli veya sevinçli, endişeli ya da hırslı, boynu bükük veya dik, karnı tok ya da aç, donuk veya canlı oluşuyla ilgilidir ki yine bu ruh hali, hayatımız boyunca yaşantımızın şeklini ve karakterini belirleyen temeli oluşturur. İşte insanlar arası iletişim, elimizde olmayan dış etmenlerden ayrı, bu temele dayanır. Kapitalist toplumlardaki iletişimin genel geçerli şeklini şu iki imgeyle özetleyebiliriz: Oyun oynarken arkadaşlarına kızdığı için eve çağırılan çocuk, hasta amcasını ziyaret ederek hatasını telafi eder. Galler Prensi yeni kabriosunun direksiyonunda, yaşlı bir bayanın önünden geçer.
Evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: Ortak keder."
Max Horkheimer - Alacakaranlık - Monadlar Öğretisi
Eğrilik, duyu organlarının algılama biçiminden çok, haletiruhiyenin kederli veya sevinçli, endişeli ya da hırslı, boynu bükük veya dik, karnı tok ya da aç, donuk veya canlı oluşuyla ilgilidir ki yine bu ruh hali, hayatımız boyunca yaşantımızın şeklini ve karakterini belirleyen temeli oluşturur. İşte insanlar arası iletişim, elimizde olmayan dış etmenlerden ayrı, bu temele dayanır. Kapitalist toplumlardaki iletişimin genel geçerli şeklini şu iki imgeyle özetleyebiliriz: Oyun oynarken arkadaşlarına kızdığı için eve çağırılan çocuk, hasta amcasını ziyaret ederek hatasını telafi eder. Galler Prensi yeni kabriosunun direksiyonunda, yaşlı bir bayanın önünden geçer.
Evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: Ortak keder."
Max Horkheimer - Alacakaranlık - Monadlar Öğretisi
28 Haziran 2010 Pazartesi
rüya

Tokyo'da yalnız olmak zor. Her şey çok pahalı. Yağmur yağar, sık sık.
Ben yalnızca bir kez gittim; rüyamda. Her şey beyaza yakındı, çok pahalıydılar ve yağmur yağıyordu sık sık. Yapamadım. Ölemedim de. Tam köşeye sıkışmış, kadrajın en alt köşesine ve kilo veriyordum yukardan aşağı. O geldi, tepeden, kocaman.
Ben büyüdüm, kocaman. Oturdum. Üstümden geldi, yüzüme eğildi, yanağımı öptü. Sonra küçüldü, omzumdan kaydı, kucağıma oturdu, kafasını kaldırdı, bana baktı. Kocaman. Sonra minicik, sonra tastamam. Sonra... sonrası yoktu.
Rüyamda Tokyo'da yürüdüm. Özlemin özlemi, fikrin fikriyle. Sokakları çizdim, insanları boyadım, şehri yaptım, bütün şehri, tek bir rengin tonlarıyla.
Sonra o renkten çökeldim kadrajın en alt köşesine. Çünkü tek şehir, tek O, tek bir renk olmaz. Peki nerede diğerleri?
Belki ben dünyadaki ilk dili yapsaydım, sonra da dünyadaki ilk şehri yapsaydım, belki ben o şehre "tokyo" diyecektim ve bu dünyanın ilk kelimesi olacaktı. Hiçbir şey bilmeden. Büyük harfe ihtiyacı olmayacaktı. Tokyo'da olmak için rüyaya gitmeye ihtiyacım olmayacaktı. Bilmemenin özkütlesi olmayacaktı. Uzak hikayeleri, pahalı biletleri, onu hayal etmekten uzaklaştıran başka yapıcılara ait onca yabancı ayrıntısı olmayacaktı. "benimtokyom" olacaktı.
Bu benim rüyam, şehir de benim şehrim olmalı ya. Olmuyormuş. Başkaları rüyamı da istila edebilirmiş her an, böyle olmuş tarihte çok zaman. Hikayeler tek renk yazılmıyormuş. Peki nerede diğerleri?
O, Siz, Onlar. Siz fikirler, fikirlerinizin fikirleri. Fikirlerinizin fikirlerinin fikirleri de var mı peki? Yakın, uzak, çok uzak. Tek, topak, Mopak. Yani, çoklukta birlik ve onun hamur hali ve o hamurun markalaşmış hali ve o markanın sanal bir sayfaya yazılmış hali ve o çoklukta birliğin hamurunun markalaşmışının sanal bir sayfaya yazılmış halinin Siz Fikirler'e sunulmuşu da, işte burada!
Çıkın rüyamdan! Girecekseniz doğru dürüst girin. Girdiyseniz lütfen haber verin.
Gerçek bir rüyadan çıkartılmıştır.
20 Haziran 2010 Pazar
yağmur

Evey Hammond: Sen, beni hapsettin? Sen, bunu bana yaptın? Saçımı sen kestin? Sen bana işkence ettin? Bana işkence ettin! Neden?
V: Korkusuz yaşamak istediğini söylemiştin. Daha kolay bir yolu olmasını dilerdim, ama yoktu.
[Evey fısıldar, "Aman Tanrım...?]
V: Biliyorum beni asla affetmeyebilirsin... ama bu yaptığımı yapmanın benim için ne kadar zor olduğunu da anlamayacaksın. Her gün şimdi senin bende gördüğün her şeyi kendimde gördüm. Her gün bunu sona erdirmek istedim, ama sen vazgeçmeyi reddettiğin her seferinde, biliyordum ki yapamazdım.
Evey Hammond: Sen hastasın! Sen kötüsün!
V: Bunu sona erdirebilirdin, Evey, vazgeçebilirdin. Ama yapmadın. Neden?
Evey Hammond: Beni yalnız bırak! Senden nefret ediyorum.
V: İşte bu! Görüyor musun, ilk başta ben de nefret olduğunu düşünmüştüm. Nefret bildiğim tek şeydi, o benim dünyamı inşa etmişti, beni hapsetmişti, bana yemeyi, içmeyi, nefes almayı öğretmişti. Damarlarımdaki tüm nefretle ölüp gideceğimi düşünmüştüm. Ama sonra bir şey oldu. O şey bana oldu... tıpkı sana olduğu gibi.
Evey Hammond: Kapa çeneni! Yalanlarını duymak istemiyorum!
V: Sanatçıların hakikati anlatmak için yalanları kullandığını senin baban söylemişti. Evet, ben bir yalan yarattım. Ama sen buna inandığın için, kendi içinde gerçek olan bir şey buldun.
Evey Hammond: Hayır.
V: O hücrede gerçek olan şey şimdi de o kadar gerçek. Orada hissettiğin şeyin benimle hiçbir ilgisi yok.
Evey Hammond: Artık hiçbir şey hissedemiyorum!
V: Bundan kaçma, Evey. Bütün hayatın boyunca kaçtın.
Evey Hammond: Ben... nefes alamıyorum. Astım... astım! Küçükken...
V: Beni dinle Evey. Bu hayatının en önemli anı olabilir. Kendini ona bırak... Senden anne babanı aldılar. Senden kardeşini aldılar. Seni bir hücreye koydular ve hayatın dışında alabilecekleri her şeyi aldılar. Ve sen olanın bundan ibaret olduğuna inandın, değil mi? Geriye kalan tek şey hayatındı, değil mi?
V: Başka bir şey buldun. O hücrede hayatta kalmaktan daha fazla önem verdiğin bir şey buldun. Onlara istediğini vermezsen seni öldürmekle tehdit ettiklerinde oldu bu. Kendi ölümünle yüzleştin, Evey. Soğukkanlıydın. Sakindin.
...
V: O zaman hissettiğini şimdi de hissetmeye çalış.
Evey Hammond: Ah tanrım... Hissettiğim...
V: Evet?
Evey Hammond: Başım dönüyor. Havaya ihtiyacım var. Lütfen, dışarı çıkmalıyım.
...
Evey: Tanrı yağmurda!
V for Vendetta - 2005
6 Haziran 2010 Pazar
kutular
"Pardon!"
...
"Pardon, bir saniye. Bakar mısınız?"
...
"Afedersiniz, bi, bi bakabilir misiniz?"
...
"Pardon, bişey sorabilir miyim acaba?"
"Bir şey sorabilir miyim? Öncelikle teşekkürler vakit ayırdığınız için. Ben Ayşe. Sıradan bir ismim olduğu için sokakta böyle bağırarak dikkat çekmek istediğimi düşünmüyorsunuz umarım. Şimdi size ismimi söyledikten sonra yani. Aslında bu kadar düşünmek iyi değil, biliyorum. Kısaca özetleyeyim, ben size, aslında siz olmanız tamamen tesadüfi oldu çünkü ilk siz durdunuz, yani kim durursa, ben ona... Aslında buna da pek tesadüf denemez ya, bir yerden bakarsanız her şeyin bir sebebi vardır. Sonuçta benim bir sorum vardı. Kime derseniz, soruma yanıt vermeye tenezzül edecek ilk kişiye, ve o talihli siz oldunuz. Hahahahahah!... Afedersiniz, size güldüğümü, hatta sizi böyle kendi kendime gülmek için durdurduğumu düşünmediniz umarım, asla böyle bir şey yok. Olan şu, benim bir sorum var, size. Aslında bir veya birden çok soru olarak da kurgulanabilir. Kurgu hem birleştirmek hem parçalamak yönünde işleyebilir. Ama önemli olan içerik aslında, şu anda en azından. Tabii bu da bir başka zaman tartışılabilir, daha geniş bir zamanda, eğer siz de isterseniz tabii... Saatinize baktınız, kaç olmuş acaba, geç olmamıştır umarım. Esasında söylemek istediğim, hakikaten bu günlerde en çok düşündüğüm şey bu, gerçi herkes düşünmüştür bir zaman elbet ama nedense bana... Ah durun, lütfen durun, CANINIZI SIKMADIM UMARIIIIMM!"
...
"Pardon! Afedersiniz!"
...
"Merhaba. Az önce bir bey gitti, sizden biraz önce sadece. O da burada olsaydı ona da sorabilirdim, sizinle beraber tabii, veya sizsiz, yani nasıl isterseniz. Her neyse, ne diyordum. Benim size bir sorum olacaktı. Nasılsınız? Anlamadım diyeceksiniz. Diyebilirsiniz tabii. Aslında bugün burada olmamın nedeni bu. Ben de anlayamıyorum. İnsanlar nasıllar acaba? Ne kadar benim gibiler? Hayır yani, şu anda birileri illa benim gibi olsun, hissetsin falan gibi bir derdim hiç yok. Sadece merak. Ama sormayın, nasıl bir merak bendeki. Kutularım var. Evet, kutu. Kafamda. Kim ne zaman koydu onları oraya, bilmiyorum. Kendimi düşünür buldum beri oradalar. Yalnız bazıları çok dolu, renkleri de koyu. Bazıları hep boş kalıyor. Bunlar, yani dolu olanlar, tabii doluluk oranı değişebilir, ona bir şey demiyorum, şimdi iddia etmiş olmayayım, arada bir taneciği boş da kalabilir belki, birkaç gün belki. Ne diyordum? Bunlar, bu dolu olanlara ‘olumsuzlar’ deniyormuş. Diğerlerine de ‘olumlular’, hani, genelde, boş olanlar. Veyahut kötümser ve iyimserler. Mesela kötülük ve iyilik. Kara ile ak da böyle kutulanabilirmiş. Ahlaksız, ahlaklı. Ölüm, yaşam. Yalan ile gerçek. Ah şimdi size saysam, inanın bitiremeyiz. Ben geçen gün bir şey keşfettim, bu aynı zamanda doğruymuş da sanırım, ‘denge’ lazımmış. Hepimize lazımmış aslında, bakmayın. Bugün ben çıktım aramaya, yarın belki siz, öbür gün o öbür bey. Yanisi şu, o kutuların hepsi biraz dolu, biraz boş olacak. Ama hepsinde bir şeyler olacak.
...
Mesela biri sizi aldattı diyelim. Kandırmak olur, göz oyunu, ışık oyunu, duygu oyunu. İşte biri sizi aldattı diyelim, bir şekilde, onu hangi kutuya koyarsınız? Denge diyormuş ki, biraz iyiye koy, biraz kötüye koy, biraz yaşamdan, biraz ölümden yesin, mesela. Ama ben hep gidiyorum, onu kötüye sokuşturuyorum. Takıntı işte. Çok denedim, denemez miyim? Neşeli uyandığım her sabah koşup, kendimden bile gizleyerek, onu aldım ölümden, aldım yaşama koydum mesela. Sırf meraktan. İyiye koydum, güzele koydum, özele koydum. Kötüden, pisten, kakadan aldım, önce temizledim parlattım, sonra koydum. Ama bir zaman geçti, çok da uzun geçmedi. Kötü kokular gelmeye başladı, bir baktım her taraf küf atmış, kurt basmış. Kızdım sinirlendim, aldığım gibi onu koydum eski yerine.
Sonra ona benzeyenlerin hepsini onun yanına tıktım. Tıktım tıktım. Sıkıştılar mı, havasız mı kaldılar diye düşünmedim. Hadi onları düşünmedim, kafamı niye düşünmedim, kutucuklarımı niye düşünmedim?
Bazısı patladı, bazısı büzüştü içine çöktü. Kutularım yok oluyor. O zaman ben de çıktım kafamdan, koştum geldim. Şimdi size soruyorum. Siz nasılsınız? Nasıl yaparsınız yani, kutularınızı? İnsanları, böcekleri, sistemleri, duyguları, fikirleri, arzuları, gözyaşını, kahkahayı, erdemi, yanılsamayı, zekayı, aptallığı nerelere koyarsınız? Yerlerini değiştirir misiniz, kötü kokular alır mısınız? Hiç değişmezlerse peki, kendi kendinize konuşur musunuz, sürekli?
Ha bir de, geçen gün ben bir şey keşfettim. Bazıları kutusuz yaşarmış. Düşünebiliyor musunuz, kutusuz! Her şey aynı yerde, onca koku, onca çarpışma, onca farklı hız, farklı heves aynı yerde tıkış tepiş. Nasıl olur? Bunu hele hiç anlamadım. Siz anladınız mı? Hey, HEY! VAR MI SİZİN DE KUTUNUUZZ!"
...
Sonra, düştü. Bir anda oldu. Sonra kalktı, bir anda. Koştu, girdi, kapadı, sustu, uyudu, yedi, izledi, dinledi, ağladı, bağırdı, çizdi, yuvarlandı, vurdu, vurdu, kalktı, düştü, baktı, baktı, kalktı, sevdi, gitti, geldi, güldü, gitti, geldi, güldü, gitti, gitti, gitti, durdu, durdu, kalktı, içti, geldi, sevdi, kızdı, okudu, sevdi, kızdı, kızdı, ağladı, kızdı, ağladı, acıdı, vurdu, içti, durdu, uyudu, sevdi, durdu, durdu, durdu...
...
"Pardon, bir saniye. Bakar mısınız?"
...
"Afedersiniz, bi, bi bakabilir misiniz?"
...
"Pardon, bişey sorabilir miyim acaba?"
"Bir şey sorabilir miyim? Öncelikle teşekkürler vakit ayırdığınız için. Ben Ayşe. Sıradan bir ismim olduğu için sokakta böyle bağırarak dikkat çekmek istediğimi düşünmüyorsunuz umarım. Şimdi size ismimi söyledikten sonra yani. Aslında bu kadar düşünmek iyi değil, biliyorum. Kısaca özetleyeyim, ben size, aslında siz olmanız tamamen tesadüfi oldu çünkü ilk siz durdunuz, yani kim durursa, ben ona... Aslında buna da pek tesadüf denemez ya, bir yerden bakarsanız her şeyin bir sebebi vardır. Sonuçta benim bir sorum vardı. Kime derseniz, soruma yanıt vermeye tenezzül edecek ilk kişiye, ve o talihli siz oldunuz. Hahahahahah!... Afedersiniz, size güldüğümü, hatta sizi böyle kendi kendime gülmek için durdurduğumu düşünmediniz umarım, asla böyle bir şey yok. Olan şu, benim bir sorum var, size. Aslında bir veya birden çok soru olarak da kurgulanabilir. Kurgu hem birleştirmek hem parçalamak yönünde işleyebilir. Ama önemli olan içerik aslında, şu anda en azından. Tabii bu da bir başka zaman tartışılabilir, daha geniş bir zamanda, eğer siz de isterseniz tabii... Saatinize baktınız, kaç olmuş acaba, geç olmamıştır umarım. Esasında söylemek istediğim, hakikaten bu günlerde en çok düşündüğüm şey bu, gerçi herkes düşünmüştür bir zaman elbet ama nedense bana... Ah durun, lütfen durun, CANINIZI SIKMADIM UMARIIIIMM!"
...
"Pardon! Afedersiniz!"
...
"Merhaba. Az önce bir bey gitti, sizden biraz önce sadece. O da burada olsaydı ona da sorabilirdim, sizinle beraber tabii, veya sizsiz, yani nasıl isterseniz. Her neyse, ne diyordum. Benim size bir sorum olacaktı. Nasılsınız? Anlamadım diyeceksiniz. Diyebilirsiniz tabii. Aslında bugün burada olmamın nedeni bu. Ben de anlayamıyorum. İnsanlar nasıllar acaba? Ne kadar benim gibiler? Hayır yani, şu anda birileri illa benim gibi olsun, hissetsin falan gibi bir derdim hiç yok. Sadece merak. Ama sormayın, nasıl bir merak bendeki. Kutularım var. Evet, kutu. Kafamda. Kim ne zaman koydu onları oraya, bilmiyorum. Kendimi düşünür buldum beri oradalar. Yalnız bazıları çok dolu, renkleri de koyu. Bazıları hep boş kalıyor. Bunlar, yani dolu olanlar, tabii doluluk oranı değişebilir, ona bir şey demiyorum, şimdi iddia etmiş olmayayım, arada bir taneciği boş da kalabilir belki, birkaç gün belki. Ne diyordum? Bunlar, bu dolu olanlara ‘olumsuzlar’ deniyormuş. Diğerlerine de ‘olumlular’, hani, genelde, boş olanlar. Veyahut kötümser ve iyimserler. Mesela kötülük ve iyilik. Kara ile ak da böyle kutulanabilirmiş. Ahlaksız, ahlaklı. Ölüm, yaşam. Yalan ile gerçek. Ah şimdi size saysam, inanın bitiremeyiz. Ben geçen gün bir şey keşfettim, bu aynı zamanda doğruymuş da sanırım, ‘denge’ lazımmış. Hepimize lazımmış aslında, bakmayın. Bugün ben çıktım aramaya, yarın belki siz, öbür gün o öbür bey. Yanisi şu, o kutuların hepsi biraz dolu, biraz boş olacak. Ama hepsinde bir şeyler olacak.
...
Mesela biri sizi aldattı diyelim. Kandırmak olur, göz oyunu, ışık oyunu, duygu oyunu. İşte biri sizi aldattı diyelim, bir şekilde, onu hangi kutuya koyarsınız? Denge diyormuş ki, biraz iyiye koy, biraz kötüye koy, biraz yaşamdan, biraz ölümden yesin, mesela. Ama ben hep gidiyorum, onu kötüye sokuşturuyorum. Takıntı işte. Çok denedim, denemez miyim? Neşeli uyandığım her sabah koşup, kendimden bile gizleyerek, onu aldım ölümden, aldım yaşama koydum mesela. Sırf meraktan. İyiye koydum, güzele koydum, özele koydum. Kötüden, pisten, kakadan aldım, önce temizledim parlattım, sonra koydum. Ama bir zaman geçti, çok da uzun geçmedi. Kötü kokular gelmeye başladı, bir baktım her taraf küf atmış, kurt basmış. Kızdım sinirlendim, aldığım gibi onu koydum eski yerine.
Sonra ona benzeyenlerin hepsini onun yanına tıktım. Tıktım tıktım. Sıkıştılar mı, havasız mı kaldılar diye düşünmedim. Hadi onları düşünmedim, kafamı niye düşünmedim, kutucuklarımı niye düşünmedim?
Bazısı patladı, bazısı büzüştü içine çöktü. Kutularım yok oluyor. O zaman ben de çıktım kafamdan, koştum geldim. Şimdi size soruyorum. Siz nasılsınız? Nasıl yaparsınız yani, kutularınızı? İnsanları, böcekleri, sistemleri, duyguları, fikirleri, arzuları, gözyaşını, kahkahayı, erdemi, yanılsamayı, zekayı, aptallığı nerelere koyarsınız? Yerlerini değiştirir misiniz, kötü kokular alır mısınız? Hiç değişmezlerse peki, kendi kendinize konuşur musunuz, sürekli?
Ha bir de, geçen gün ben bir şey keşfettim. Bazıları kutusuz yaşarmış. Düşünebiliyor musunuz, kutusuz! Her şey aynı yerde, onca koku, onca çarpışma, onca farklı hız, farklı heves aynı yerde tıkış tepiş. Nasıl olur? Bunu hele hiç anlamadım. Siz anladınız mı? Hey, HEY! VAR MI SİZİN DE KUTUNUUZZ!"
...
Sonra, düştü. Bir anda oldu. Sonra kalktı, bir anda. Koştu, girdi, kapadı, sustu, uyudu, yedi, izledi, dinledi, ağladı, bağırdı, çizdi, yuvarlandı, vurdu, vurdu, kalktı, düştü, baktı, baktı, kalktı, sevdi, gitti, geldi, güldü, gitti, geldi, güldü, gitti, gitti, gitti, durdu, durdu, kalktı, içti, geldi, sevdi, kızdı, okudu, sevdi, kızdı, kızdı, ağladı, kızdı, ağladı, acıdı, vurdu, içti, durdu, uyudu, sevdi, durdu, durdu, durdu...
5 Haziran 2010 Cumartesi
denge
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Turgut Uyar - Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Turgut Uyar - Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)