30 Ekim 2024 Çarşamba
13 Ocak 2024 Cumartesi
the heart asks pleasure first
The Heart asks Pleasure—first—
And then—Excuse from Pain—
And then—those little Anodynes
That deaden suffering—
And then—to go to sleep—
And then—if it should be
The will of its Inquisitor
The privilege to die—
11 Aralık 2023 Pazartesi
hiçbir şey midir?
Şimdi beklenen bir intihardır, bir uçurumdur, bir düşüştür. Şimdi beklenen, bir kocakarının, günah dolu bir hayatın sonunda sefilce can vermesidir. Yoksa şimdi beklenen günah çıkaramadan geberen bir günahkârın şen hayatı mıdır? Şimdi beklenen bir başarı, bir mutluluk mudur?
Hiçbir şey midir yoksa, hiçbir şey midir? Gemi düdükleri, fabrika düdükleri, birbirinin ayağına basıp ne pardon, ne günaydın, ne merhaba demeyen insan kalabalığına karışmak hiçbir şey midir? Nedir? Bir pazar günü barışsever bir katolik köyünde, Tante Rosa aforoz edilmişse bu nedir, beklenen son nedir?
29 Kasım 2023 Çarşamba
30 Haziran 2023 Cuma
çiğiltepe
Çiğiltepe, Afyonkarahisar'ın Sandıklı ilçesine bağlı bir köy. Ankara'nın Mamak ilçesine bağlı Çiğiltepe Mahallesi ise adını, bu köyü kurtarırken öldüğü için Reşat Çiğiltepe adını alan askerden almış. İşte ben de, serebral korteksimin henüz gelişmediği ömrümün ilk yıllarında yaşadığım diğer semtleri hatırlayamadığım için, çocukluğumu bildiğim kadarıyla bu mahallede, Çiğiltepe Askeri Lojmanları'nda geçirdim. Orayı anımsama ihtiyacı hissediyorum ve bir süredir oradan kalan anı parçacıklarını, eski fotoğrafları, müzikleri zihnimde biriktiriyor, birer birer tutup bakıp yerine bırakıyorum. Bu dağınık arşive biraz çeki düzen vermeyi deneyeceğim.
1988'den itibaren, 1994'e kadar anımsayabildiğim haliyle lojman, kulübe içinde silahı olan ama kullanma yetkisi olmayan bir erin durduğu, Mamak Muhabere Okulu'nun karşısındaki giriş kapısı ile mobilyacılar sitesine açılan başıboş bir çıkış kapısı arasındaki geniş alana yayılır ve kenarlarında ağaçlar, arslanağızları ve adını bilmediğim başka pembe çiçekler olan kaldırımlarına rağmen, gıcır gıcır simsiyah asfalt ve yüksek yüksek beton kütlelerin damgasını vurduğu bir yerdir. Ana caddenin çevresinde bir anaokulu, bir ilköğretim okulu, bir Ordu Pazarı, tepelik çay bahçemsi bir oturma alanı ve çok sayıda geniş bahçeli, 5 ve 10 katlı apartmanlar bulunur. Merkezi sistemle iyi ısınan, boya badana ve tamirat işleri askerlere yaptırılan, çok düşük kiraya oturulan geniş dairelerde subay ve astsubay aileleri yaşar. Biz de bu ailelerden biriyiz. Annem, babam ve ben. Babam Harita Mühendisi. Hatırlayamadığım zamanlarda her yılın 6 ayında var, 6 ayın yokmuş. Emrindeki bir bölük askerle kuş uçmamış, ayak basılmamış arazilere tırmanır, çadır kurar, rakım ölçümü yapıp direk dikermiş. Parmakları mantar olmuş ve ruhu biraz daha vahşileşmiş halde dönermiş her seferinde. Döndüğünde ben onu pek tanıyamazmışım, o da beni. İlk ihtiyacı annemden ilgi görmek olurmuş, bu emeği evdeki çocukla paylaşmak pek hoşuna gitmezmiş, içten içe. Hatırlayabildiğim zamanlar 5 yaşımdan başlıyor, yani babamın artık hep evde olduğu ilk yılımızdan.
Lojman ile Şehir arasında saatte bir kez körüklü otobüsler kalkar. Bu otobüsler yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından sizi Kızılay'a bırakır ve oradan alır. Körüklü otobüsün merdivenleri çocuk ve engelliler için fazlaca yüksektir. Sakat annemin bu otobüse binebilmesi ve yine fazlaca yüksek yapılmış kaldırımlara çıkıp inebilmesi için kolumu uzatır, onu hafifçe yukarıya çekerim. Annemle Kızılay'a senede bir iki kez gider, mağazaların ve markaların sayısının sınırlı olduğu o yıllarda alışverişlerimizi Ankara'nın meşhur pasajlarından yapıp geri döneriz. Annemin enerjisi sınırlı olduğundan alışverişte onu fazla yormamaya çalışırım, bu yüzden en beğendiğimi değil, bazen bedeni uymasa bile ilk bulduğumuzu ve uygun fiyatlısını alırız genellikle. Dönüşte otobüsler doludur, toplu taşımada uzun süre dengemi kaybetmeden ve arkamı kollayarak ayakta gitme becerisini o yıllardan edinmişim. Çok yorulduğumda annem kısa süreliğine sakat bacağına oturmama izin verir, bazen birkaç dakika otursam da çok uzatmam çünkü üstüne bindirdiğim ağırlıktan ötürü, sanki onu daha da sakatlıyormuşum gibi hissederim.
Lojmanın giriş kapısının az ilerisinde Çiğiltepe İlköğretim Okulu göze çarpar. Lojmandakilerin çocuklarının hemen hemen hepsi ilkokulu burada okur. Yerleşkemizin az yukarısında konumlanan Altındağ gecekondularından ve lojmanın kapıcı dairelerinden az sayıda alt sınıftan çocuk da asker çocuklarıyla birlikte bu okula devam eder. Silik misafir öğrenciler gibi görünürler biraz, tıpkı Erzincan depreminden sonra bizim sınıfa gelip birkaç ay kalan, adını bilmediğim kız gibi. Bu misafir öğrencileri utandırmamak için muz gibi pahalı meyveleri Yerli Malı Haftası'nda okula götürmeyiz; elma, armut ve portakalı tercih ederiz. Ama yine de şiveli konuşmaları, kırık notları ve düşük bulunan zekalarıyla alttan alta dalga geçildiği olur.
İlkokul 3'ten 5'in sonuna kadar ben de bu okula gideceğim. Ama ilkokula başlarken annem beni önce özel'e vermek istemiş ve babamı iyi eğitimin ve erken yaşta dil öğrenmenin önemi üzerinden bir şekilde ikna etmiş. Ben de 1. ve 2. sınıfta, babamın saydığı paraların büyük gerilimi eşliğinde, sonlarında genelde uyukladığım uzun servis yolculuklarıyla, o zamanlar Gaziosmanpaşa'da bulunan Özel Atılım İlkokulu'na gidiyorum. Sınıfın okuma yazmayı en hızlı sökeni ve en hızlı okuyanı, üstelik İngilizce diksiyonu da en iyi bulunup daha ilk haftadan başrole (kötü kraliçe) seçileni olmuşsam da, oradan aklımda kalanlar bunlar değil. Okulun ilk haftası, çok beğendiğim Deniz isimli sarışın mavi gözlü Atatürkümsü çocukla oynadığımı sanırken onu yere yatırıp yüzünü çizmem ve uyarı almam. Pamuk Prenses yerine kötü kraliçe yapıldığıma içerlemiş halde sahne aldığım sene sonu piyesinde, koluma taktığım elma şekerleriyle dolu koca sepetle birlikte yere yuvarlanışım ve bütün salon bana gülüyormuşçasına büyük utancım. Ertesi yıl en sevdiğim arkadaşımla sıranın üstünde beden eğitimi kıyafetlerimizi giyerken şakalaştığımı sanıp onu yere düşürmem ve kolunu incitmem (ve resim öğretmeninden yediğim tokat). Bu küçük şiddet emareleri bir yandan tüccar çocukları ile taşra ruhlu asker çocuğu arasındaki kültürel farkın yarattığı yalnızlık ve tuhaflığın, diğer yandan askeriye yaşamına içkin şiddetin bir yansıması olsa gerek. Lakin o zamanlar pedagojik kitap ve yaklaşımlar pek yaygın değil ve yaşanan sorunlar bu yönleriyle ele alınmamış. "Hem onca para veriyoruz hem de memnun değil, ne gerek var, kuş mu konduruyor?" denmiş. Ben de bu okulu arkamda bırakmak istiyorum. 3. sınıfta Çiğiltepe İlköğretim Okulu'na kaydoluyorum. Artık boynu bükük hissetmiyorum, bilakis üçlü çetemizin en baskın üyesi benim, Z. ve ST. can dostlarım. Öğretmenimiz de veliler gibi asker eşi. Şahsiyeti sıkıcı, eğitmenliği vasat olsa da, sınıfta sıkı bir disiplin kuramaması işimize geliyor. Homososyalliğe fazla hızlıca geçtiğimizden herhalde, geniş beton bahçede Kızlar-Erkekler Kovalamaca oynamak çok hoşumuza gidiyor, kalbimiz çarpıyor. Okul çıkışlarında bazen sınıfın erkeklerinin futbol maçlarını izlemek için taşlı parka gidip oturuyor, izlerken kıkırdıyoruz. Diğer zamanlarda biz bizeyiz. Buluğ çağı kızları için hazırlanmış dizimize yetişmek üzere okuldan eve hızlı hızlı yürürken neşeyle çene çalarız. Bahar günlerinde okul çıkışı ve hafta sonları, o ismini bilmediğimiz çiçeğin uzun ince yapraklarından kendimize tırnak yapar, aslanağzını koparıp kukla yapar, ağzını oynatırız. Yazın tatil zamanı sabahtan evden fırlar, merdivenleri ikişer üçer atlayarak inip kapıda arkadaşlarımla buluşurum. Bütün gün dört tekerlekli patenle lojmanı boydan boya dolaşır, eve sadece öğle yemeğine uğrar, arada da Cheetos cipsle karnımızı doyururuz. Biraz daha macera istediğimizde, kapıya benzemeyen çıkıştan Siteler'e doğru yürür, bakkaldan boyalı buz yani Meybuz alır, pis plastiğini yırtıp emeriz. Bazen de oradaki fırına annelerimiz elimize yumurta verip gönderir, yumurtalı pide yaptırmak için. Asker aileleri Siteler'in yanında oturdukları için mobilyalarını buradan pazarlıkla satın alır ve ara ara değiştirirler.
Subay aileleri 10 katlı apartmanlarda, astsubaylar 5 katlılarda oturur. Biz 10 katlıdayız ya, bana hep daha sevimli gelmiştir 5 katlılar; daha az yüksek, daha az beton. Lojmanın yukarı kısmındalar ama sanki başka bir semt gibi orası; daha sık sıralanmış binalar, daha dar bahçeler, ara sokaklar. Babası astsubay olan sınıf arkadaşım B. orada kalıyor. Beni çok seviyor ve arada bir bize geliyor. Annemin ona gösterdiği fazladan şefkatten ve sonra yaptığı bazı açıklamalardan, astsubay ailesi olmanın ve 5 katlılarda kalmanın aslında pek de matah bir şey olmadığını, onların da 10 katlılara ve bizim hayatımıza özendiklerini anlıyorum. Bu konuda arkadaşıma söyleyebilecek rahatlatıcı bir sözüm yok ama henüz.
İlkokulun ilk yıllarında Cansu apartmanındayız. Apartmanın ayrı bir atmosferi var. Apartmandaki bir grup kadın nöbetleşe düzenledikleri "gün"lerde buluşmayı ve kahvaltı sonrasından akşam yemeği hazırlıklarına kadarki gündüz kuşağı saatlerini bir arada geçirmeyi seviyor. Annem de malulen emekli olduğundan beri o grubun içinde. Sıradan "gün"lerde altın ve dolar biriktiriliyor, börekler kurabiyeler pişirilip tadılıyor, tarifler ve tavsiyeler veriliyor, oyun havaları açılıyor ve dertleşiliyor. Herkes herkesin hayatını yakından takip ediyor ama yalnızca yakın dostlarla paylaşılan ve orada kalan sırlar da var. Annemin gün sırası geldiğinde, okul dönüşü salon masasındaki leziz yemeklerle karşılanıyorum. Bana tuzlu-tatlı karışık bir tabak hazırlanıyor, yemeğimi yerken biraz gözlem yapıyor, sonra odama geçiyorum.
Sıradan günlerim ise daha çok çocuklu komşuların evine gire çıka geçiyor. M. 4 yaşında, saatlerce sadece "Bu ne?" cümlesiyle konuşabilir. Abisi N. karşı cinsten tek arkadaşım, benden biraz büyük ama hiç abilik taslamıyor, çok sevecen. Sınıfımdaki oğlanlarla aramızdaki mesafe arttıkça, onunla arkadaşça sohbet etmek tuhafıma gitmeye başlıyor. Bir gün annem beni M. ile N'lere bırakmış, oynuyoruz. Akşamüstü kapı çalıyor, B. teyze bir açıyor ki annemin yüzü gözü kan içinde. Teyzemler sattıkları evin parasını bankadan nakit çekmiş, çantalarına koyup taksiyle eve getirmişler, havale ücreti ödememek için. Bir boksör takip etmiş annemi taksiyle, paranın büyüğü onun çantasında. Asansöre binmişler birlikte, yumruk atmış anneme, boksör yumruğu. Sonra çantayı alıp aynı taksiyle dönmüş. Kulübedeki asker de taksici de bir şey anlamamış. Profesyonel hırsızlıkla böyle tanışıyorum.
İlk hırsızlık deneyimimi ise kuzenim U.'yla yaşıyoruz. O yıl teyzemle bizde kalıyorlar, eniştem ise güneydoğuda görevde. U. o zamana kadar sürekli okul ve şehir değiştirmiş, ilk kez büyük şehirde ve ergenliğinin başlarında. Bazen teyzemle aralarında bağırış, kavga, dövüş oluyor. Küçük bir tanığım. Annem U. ile bizi bir gün Kızılay'da bir pasaja götürüyor. Biz de, U.'nun fikri tabii, dükkanın önündeki cep kitaplarından ikisini yürütüyoruz. Yolları tepip lojmana varınca fark ediyor annem. Bizi alıp bir sonraki otobüsle geri götürüyor, pasaja. Hava kararmak üzereyken dükkana varıp kitapları geri veriyor ve özür diletiliyoruz. Yine otobüsle geri dönüyoruz. Bu olay üç dört saat kadar sürüyor, bir daha da çalmıyoruz bir şey. Çok sonraları, U.'dan sokak tabelalarının sökülüp oda dekorasyonu için kullanılabildiğini öğreneceğim.
Ş. teyze apartmanda annemin yakınlarından. Kızları G. TED Koleji'ne gidiyor. Zengin arkadaşları var, doğumgünü hediyelerinden anlaşılıyor. Babaları lojmanda sıkça bulunan sinir hastası subaylardan biri. Ş. teyze de gündüzleri çalışıp akşamları şiddet görüyor, B. ile C.nin anneleri gibi, ama biraz daha çok. G. ile kardeşi İ.'ye gündüzleri okul dönüşü korkunç babaanne bakıyor. Bir odanın içinde oynuyoruz, gözü üstümüzde. Evdeki gerilim babaanne tarafından gündüzleri de özenle korunuyor, babalarının gelişiyle yalnızca ivmeleniyor. Bazen gepgergin akşam yemeklerine kaldığım da oluyor, yemeği beğenmemekten ve her lokmamın sesinden korkarak.
Eksantrik bir komşumuz var, B. hanım. Nasıl olmuşsa bir subayla evlenmiş bir piyano hocası, konservatuarda ders veriyor. Annem Allahın Mamak'ında bulduğu bu fırsatı kaçırmamış ve içinde kalan çocukluk hayalini benim gerçekleştirmemi sağlamak üzere B. hanımla tanışıklık kurmuş, bana ders vermesini rica etmiş. O da pek adeti olmadığı halde kabul etmiş, cüzi bir ücrete bana salonundaki kuyruklu piyanosunun başında ders veriyor. Simsiyah, upuzun, pırıl pırıl. Salona girerken ayrı, çıkarken ayrı okşuyorum, o da sesiyle yüreğimi okşuyor. Babam kısıtlı bütçesini zorlayarak eve piyano almayı anlamsız bulduğu için bana org alıyorlar ama Yamaha. Almışken iyisini alacaksın. Lakin ben de kuyruklu piyanodan sonra Yamaha orgda çalışmayı anlamlı bulmuyorum anlaşılan ki pek başına geçip çalıştığım olmuyor. Olsun, bu durum hocamın pek umrunda değil. Hep şefkatli; bağırış, küçümseme yok. Sonsuza dek sürecek sanıyorum ama pek uzun sürmüyor. Amerika'dan burs alınca lojmandan taşınıyor sevgili hocam, piyanosuyla birlikte. Hayal meyal hatırlıyorum, balkondan vinçle ağııır ağır indiriyorlar, biz de izliyoruz, filmin son sahnesi. Benim için bitti ama annem için bitmiyor. İlkokulda müzik öğretmeni olan bir başka subay eşine götürüyor beni, küçük orgunda "piyano dersi" almaya çalışıyorum, o da öğretmeye, ama ı-ıh. Piyano gitti ve piyano bitti.
Mutfağımız küçük, caddeye bakıyor. Sabahları annem babamla bana kahvaltı hazırlıyor, önce babam sonra ben çıkıyoruz. Ocak üstü tost makinesiyle beyaz ekmeğe tost yapıyor, müzikli kupamda sıcak süt içiyorum. Bebekliğimde pis kreşlerde ve bakıcı ellerinde çok ateşli hastalık geçirdiğim ve sonunda beni birkaç aylığına İstanbul'da anneanneme bırakmak zorunda kaldıkları için, annem artık bana her sabah servise inmeden hemen önce bir tatlı kaşığı pekmez içiriyor. Midem bulansa da içiyorum, sağlık için. Akşam yemeklerini de mutfak masamızda yiyoruz. Cafcaflı turuncu suni deri kaplama metal sandalyelerimiz ve turuncu bir mika masamız var. Yemeğe en son ben gelip en son da ben kalkıyorum, çok yavaş ve az yiyorum o zamanlar. Bamya, bakla, kereviz gibi yemeyi reddettiğim birçok sebze var, annem olabildiğince saygı duyuyor ama karşılığında tabakta lokma bırakılmayacak çünkü yemek ziyan edilmez. Afrika'da çocukların açlıktan kırıldığını hatırlatıyor böyle anlarda.
Yaz öğleden sonraları annemle birlikte mutfak masasında oturup TRT'nin radyo tiyatrosunu dinlediğimiz oluyor. Bir akşamüstü de o zamanlar kimsenin bilmediği, bilenin de virajından düşüp ölebileceği düşüncesiyle gitmeye korktuğu, yazın yalnızca trekkingci Alman turistler ve mevsimlik inşaat işçilerinin sokaklarda yerlilere eşlik ettiği bir Ege beldesi olan Datça'da, ikinci eşiyle birlikte adım adım inşa ettikleri modern gecekonduda yaşayan anneannemden bir paket geliyor. Mutfak masasının üstünde duruyor, açıyorum ve ilk Cindy bebeğimi elime alıyorum. Bana karnemin hepsi pekiyi gelmeden, bir başarı gösterip hak etmeden alınan oyuncak sayısı çok sınırlı. O yüzden bu bebek çok değerli, ortaokula kadar tatillere bile kucağımda taşıdığım büyük boy oyuncak ayım gibi.
Bebekliğimde bana çok baktığı ve annem hep hasta olduğu için, anneannem yarı annem sayılır. Ankara'ya geldiğinde beni o uyutur, ışıkları kapatıp bana masalımda hangi karakterler olmasını istediğimi sorar. Masalı birlikte yazarız, sonunu çok merak etsem de çoğu zaman ortasında uyuyakalırım, ya da zaten sonu olmayan masallar bunlar. Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez, anneannem bana bir günlük alıyor. Ya yılbaşı, ya doğumgünüm, o da bizimle. Deftere ilk günlerden itibaren yazmaya başlıyorum. Her gün değilse, iki üç günde bir, o gün olanları tarihe geçiyorum: Bugün yine televizyon izledik, yemek yedik ve televizyon izledik. Ara tatil bitse de okul açılsa, ya da kar gelse. Bir gün ağlayarak ve kendi gerçekliğimden ürke ürke "Babamı sevmiyorum" yazıyorum bir sayfaya, bunu her defasında yazmasam da sık sık hissediyorum. 1. sınıftayım, matematik işlemlerine başlamışız. Toplamayı anlamam gerekiyor, annem babama bana öğretmesini öneriyor. Babam benim üç katım, sırtımdan bakıp bana ve defterime, dik dik anlatıyor. Anlamadığımı söyleme cesaretinde bulunuyorum ama buna tahammülü yok, bağırmaya başlıyor. "Anlamayacak ne var, iki artı iki dört işte!". Bir daha babamın beni ders çalıştırmaması için var gücümle çalışacağım.
Kırmızı çevirmeli bir telefonumuz var evde, kocaman ve çok şık. Zili, tuşlarının çevirme sesi. Kullanmak vakit alıyor ama keyifli bir vakit. Eğer büyük bir rakam çevireceksen, 8 gibi, diğer bütün rakamların üstünden geçersin. Sabırla çevirip geriye doğru sayarken, numaranın neresinde kaldığını unutmamalısın. Karıştırırsan başa dönersin, tüm rakamların üstünden geçersin tekrar, olsun. Eskiden birini aramak için postaneye gidip beklermişsin, haber salarlarmış. Evde bir telefon olması büyük lüks, kendin çeviriyorsun, çalıyor, aradığın kişi açıyor. Böylece rakamları pekiştire pekiştire, ev numaramı çok küçükten ezberlemişim. Hatta bir gün Kızılay'da kaybolduğumda dükkan sahibi bu sayede evi aramış, babam gelip almış beni. Ve televizyon tabii. Çizgi filmlerin duygusal dünyamızda büyük yer tuttuğu yıllardayız. Heidi ve Uçan Kaz'ı hayal meyal hatırlıyorum. Benim kıymetlim o tarihte ismi sayesinde ağır dramını maharetle gizleyen Şeker Kız Candy ve fark ettirmeden içimize her an karşılaşabileceğimiz çok güçlü bir kötülüğün korkusu salan Clementine. O zamanlar videoyu geri sarmak yok. Bir bölümü kaçırdıysak yana yakıla komşunun çocuğuna koşuyoruz ne oldu diye.
Apartmanın önünde asfalt zeminli bir parkta okul çıkışından akşam yemeğine kadar, küçük çaplı tatlı bir sosyalliğimiz var. Tahterevallide denge hareketlerimi Ninja Kaplumbağalar izleye izleye geliştiriyorum. Tom ve Jerry, Taş Devri, Scooby Doo, Red Kit... Ama hepsi bir yana, Charlie Brown bir yana. Günlüğüme yazıyor, rüyalarımda görüyor, hoşlandığı kızı kankasının tavladığına tanık olurkenki iç burukluğunu içimde yaşıyor, bana yapılmışçasına üzülmekten kendime gelemiyorum bir süre. Charlie benmişim, o talihsizlik de bizzat benimmiş gibi. Akşamları bizimkilerin yanında televizyona dalıyorum bazen ama o tatlı dakikalar kısa sürüyor, dürtülüyorum: "Kalk yerine yat kızım, yatağında uyu". Haftasonları televizyon keyfi başkadır. Türk filmleri ve westernler saatlerce alır beni. Zaman zaman da maç izleriz, babam küfreder, annem ekranın önünden geçerken golün başı kaçar, klasik.
Apartmanın önündeki caddeden 29 Ekim'de erlerle dolu ışıklandırılmış tanklar, hoparlörlerden çalınan marşlar eşliğinde geçer, herkes balkonlardan izleyerek tezahürat eder. Başkentlilerin geri kalanının muhtemelen şahit olamadığı bu yerel ritüele Fener Alayı denir. Annem ve babamla birlikte 5. kattaki balkonumuzdan izlediğimiz bu ışık ve ses gösterisi, ansızın yarattığı lojman boyu biraradalık ve ahenkle bende coşku uyandırıyor. Balkon önemli, özellikle de yazları. Annemle banyodan kovayla su taşıyıp, bolca vakit geçirdiğimiz bu taş zemini sık sık yıkıyor, temiz tutuyoruz. Ayaklarımı balkon suyuyla serinletmek hoşuma gidiyor, kovanın dibini ayağıma döküyor annem. Arkadaşlarımla etrafı gözlemek ve komşularla ilgili dedikodu etmek için ideal bir yer. Bize geldiği zamanlar U.'yla da bazen balkona çıkıyor, çaktırmadan aşağıya bir şeyler atıyor ya da su döküp gülüyoruz. O yıllarda U. ne diyorsa yapmam, bana kuralı bozmanın cazibesini hatırlatmasından belki de.
Çiğiltepe'de kışları çok kar oluyor. Altındağ'ın lojmana sızdığı dik bir yokuş var, kaldırımın kenarında kavak ağaçları çıplak çıplak sallanıyor. Kar yağdığının ertesi günü çok güzel buz tutuyor orası. En tepesinden otobüs durağının olduğu düzlüğe kadar altımızda poşetlerle kayıyoruz. Gecekondulu abiler de bizimle birlikte kaymaya geliyorlar. O gün şansıma bir kar lastiği kılıfı bulmuşum, sevinçliyim, poşetten daha iyi kayacak bu. En tepesine çıkıyorum kaldırımın, oturup kılıfın üstüne, kendimi buza bırakıyorum. Bir an sonra, yanımdan geçen bir ayak, kılıfı sertçe çekiyor altımdan. Ortaokullu bir çocuk. Yüz üstü kapaklandım ama hala kayıyorum aşağıya doğru. Kaldırım düzleşince duruyorum, kafamı kaldırıyorum. Çok acıyor ama ne oldu anlayamıyorum. Arkadaşım yüzüme dehşetle bakınca ben de korkuyorum. Meğer yüzüm dümdüzmüş. Bunu neden yaptı, yanlışlıkla mı? Elimi tutup yardım etmedi? Kaçıp gitti mi sonra? Eve gidiyoruz, sonra hastaneye. Kırılmamış ama yamuk artık burnum.
Çocuğunu Anadolu Lisesi'ne sokmak oldukça önemseniyor. Üçüncü sınıfın sonunda bir şekilde Arı Dershanesi'nin seviye tespit sınavına sokuluyor ve tam burs alıyorum. Böylece 4. sınıfın başında, her haftasonu dershaneye gitmeye ve bazı kısa süreli kopuşlarla birlikte üniversiteye kadar korunacak "inek" kimliğimi kazanmaya başlıyorum. Dershane servisinden en çok aklımda kalan, Hakan Peker'in Ateşini Yolla Bana parçası. Bir de "yabancı müzik"le tanışıyorum o serviste. "No haşhaş, no fitamin"i çok seviyorum. Evde halıları kaldırıp parkede bacakları çaprazlıyor, rap dansları yapıyoruz kızlarla. O yaz salondaki yuvarlak ahşap masada annemle konu tekrarı yapıyoruz. Coğrafyada dünya haritasına bakarken sonunda transatlantiğe binip okyanusa öyle bir açılmışım ki, annem beni oradan alıp çoktan seçmeli dünyasına zar zor döndürüyor. Neyse ki sınavda başarılı oluyorum. Puanım yüksek diye hesaplıyoruz, aslında Ankara'daki bütün Anadolu Liselerini tutuyor ama henüz bunu bilmiyoruz. O zamanlar tercihler puanlar gelmeden yapıldığı için, ebeveynlerim ne olur ne olmaz diye en yüksek puanlı okul olan Atatürk Anadolu Lisesi'ni yazmıyorlar tercihlerime. Hem kesin girerim diye hem de bahçesi büyük ve ağaçlı olduğu için başa yazdıkları Gazi Anadolu Lisesi'ne gideceğim.
5. sınıf bitti, mezun oluyoruz ve Veda Günü'ne hazırlanmamız gerek. Çetemizin lideri olarak şarkıyı seçiyor ve provaları bizim evde başlatıyorum: Sertab Erener'den Ateşle Barut. O zamanlar Türkçe Sözlü Hafif Müzik'ten Pop Müzik'e geçişi ilk önce TRT Radyosu'ndaki istek saatinde çalınanlardan mı yoksa televizyonda ilk kez müzik klibi diye bir şey izlemeye başladığımızda mı hissettim, emin değilim. Ama ilk pop starın adaşım olduğunu biliyorum: Yonca Evcimik. Abone şarkısıyla TRT'de anons ediliyor ve sahneye çıkıyor. Devlet televizyonunda giydiği kostüm ve dans figürlerinden belki de, annem, babam ve ben şaşkınlık ve ilgiyle izliyoruz onu. Adaşımın bir pop star olmasına içten içe sevinmiş gibiyiz. Sonra Tarkan ve arkasından Sertab Erener, Levent Yüksel geliyor, Sezen Aksu hep sürüyor. Saçları sarı, gözleri mavi olduğu için sınıfın en güzel kızı ilan edilen SŞ. ve yandaşı E.'den oluşan rakip çetemiz, Tarkan'ın Kıl Oldum Abi'siyle dans edecekmiş. Bizimki daha güzel olmalı. Haftalarca, günde defalarca Ateşle Barut oynuyoruz, her tınısı ciğerimize işliyor, Ateşle Barut oluyoruz artık. Kostümler de hazır. Oysa Veda Günü'nden aklımda kalan, iki çetenin dans performansları değil (SŞ.yi dans ederken kıskanmam dışında). Kendimizi sınıftaki kızlar ve oğlanların karşılıklı sandalyelere oturtulduğu, oğlanların kalkıp istedikleri kızı dansa kaldırdığı, öğretmenlerin ve velilerin de çay, limonata eşliğinde bu süreci izlediği bir düzeneğin içinde buluyoruz. Dansa kaldırılmayı yani göze çarpmayı ve seçilmeyi beklemenin heyecanını hatırlıyorum. Sınıfın en uzun ve en yakışıklısı E. kaldırsa keşke, SŞ.yi sevdiğini biliyorum ama keşke beni kaldırsa bugün...
O yaz çok neşeli, çok yoğun. Dört tekerli patenlerle bitmeyen lojman turları, oğlanların parktaki futbol maçını izlemek ve tabii Ordu Pazarı'ndan abur cubur alışverişi. Ordu Pazarı, subayların süpermarketi demek; kantin de subayların bakkalı. Ordu Pazarı daha havalı, içinde her şey var. Üstelik her şey ucuza, çok ucuz ev kiralarımız ve ücretsiz boyacılarımız gibi. Kapıdan geçiyoruz, cipslerimizi alıyoruz, kasaya geliyoruz. Kasadaki komando giysili erlerden para üstü alırken biz küçük kız çocukları olarak biraz tedirgin de olabiliyoruz. O zaman da fırtına gibi geçip sert turnikelerden, hemen atıyoruz kendimizi sokaklara. Yakışıklı E.nin zilini çalıp onu dışarıya çağırmayı, ona kolektif aşk mektubumuzu vermeyi hayal ediyoruz, apartman kapısına kadar gidip dönüyoruz, zili çalıp kaçıyoruz. Evhamlı annesi onu pek salmıyor, biliyoruz. Belki bizimle gelsin dersek izin verir. Tekrar çalıyoruz zili, annesiyle konuşmak üzere en cesaretlimizi seçiyoruz ama çıkamıyor yine.
Bir gün lojmanda röportajlar yapmaya karar veriyoruz, lojman hayatıyla ilgili. Sorular sorup cevapları walkman'e kaydediyor, evde walkman'den teybe manüel olarak kopyalıyoruz. Aralara da anonslarımızı ve kasetten kasede geçirdiğimiz şarkıları koyduk, harika oldu. Lojmanın ilk radyo programını biz yaptık. Bu walkman'i babam bana 4. sınıfın sonunda almıştı, her zamanki gibi beş yıldızlı takdir getirdiğim için. Yatağımdaki sarı pikenin üzerinde bulmuştum onu, yıllarca gözüm gibi bakacağım.
Dört dörtlük bir karneyle mezuniyet ve sınav kazanma hediyesi olarak da o yaz bisiklet alındı bana. Bianchi dağ bisikleti, 24 jant, turuncu, pırıl pırıl. Almışken iyisini alacaksın ama biraz da uzun ömürlü olsun. Ayaklarım yere değmiyor. 11 yaşındayım, bacaklarım çok uzun, belim çok kısa, üstünde sakil buluyorum kendimi. Bir de herkesin çoktan öğrenmiş olduğu çok basit bir şeyi hala öğrenmemiş olduğum için aptal gibi hissediyor, utanıyorum. Yıllar sonra, bir bisiklet için neden o kadar beklediklerini sorduğumda "İstemedin ki, nasıl bilelim?" diyecek annem. Annem babamdan bana bisiklet öğretmesini istiyor, babamla bisikleti asfalta çıkarıyoruz. 10 katlılardaki yüzlerce seyircinin karşısında ezilsem de kırmızı yüzüm ve çarpan kalbimle direniyorum, kırk yılda bir baba-kız bir şey yapacağız. İkinci günümüz, hala dengede duramıyorum. Sonra babam biniyor bisiklete. "Neyini yapamıyorsun? Çok basit" diyor, "bak ben nasıl sürüyorum". Birkaç tur atıp geliyor gülerek. Kırmızılık içime oturuyor, hareket edemiyorum. Depoya kaldırıyoruz Bianchi'mi, bisiklet öğrenmeyeceğim.
ST.nin babasının İstanbul'a tayini çıkmış, sonbaharda taşınıyorlar. Beşiktaş Anadolu Lisesi'ne gidecek artık. Z.nin babasını ise Antalya'ya "sürmüşler". Yıl 1993, Z.nin annesi başörtülü. Birbirimize mektup yazacağımıza söz veriyoruz, yazıyoruz da. Antalya'dan Ankara'ya, Ankara'dan İstanbul'a. Biz de ertesi yıl ayrılıyoruz Çiğiltepe'den. Şehre, Dikmen'de bir kiralık daireye taşınıyoruz, ve çocukluk bitiyor.
**
Tuncer apartmanında, mutfak penceresinden aşağıya baktığım o kısa ve korkunç rüyayı defalarca görüyorum. Uyanıyorum, evde ses yok. Koridoru geçip mutfağa gidiyorum, aşağıdan bir motor sesi geliyor. Pencereden bakıyorum, annemle babam arabaya binip gidiyorlar. Bağırmıyor muyum? Sesim mi çıkmıyor yoksa? Sonra uyanıyorum, evdeyim, Tuncer'de, mutfak penceresi de aynı ama annem ve babam evdeler. Hangisi gerçek? İkisi de. Bizim evin değil, anneannemin İstanbul'daki evinin penceresinden bakıyormuşum yalnızca. Haftasonu bitti, annem ve babam taksiye biniyorlar, yine dönüyorlar Ankara'ya, bensiz.
9 Ekim 2021 Cumartesi
yazamamayı yazmak
26 Ağustos 2020 Çarşamba
doğumgünü
24 Aralık 2019 Salı
society
We have a greed
With which we have agreed
More than you need
Until you have it all you won't be free
I hope you're not lonely without me
You think you need
And when you think more than you want
Your thoughts begin to bleed
'Cause when you have more than you think
You need more space
I hope you're not lonely without me
Society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me
But if less is more how you're keeping score?
Means for every point you make
Your level drops…
3 Aralık 2019 Salı
dans salgını
"14 July 1518 – Somewhere amid the narrow lanes, the congested wharves, the stables, workshops, forges and fairs of the medieval city of Strasbourg, Frau Troffea stepped outside and began to dance. So far as we can tell no music was playing and she showed no signs of joy as her skirts flew up around her rapidly moving legs. To the consternation of her husband, she went on dancing throughout the day. And, as the shadows lengthened and the sunset behind the city’s half-timbered houses, it became clear that Frau Troffea simply could not stop. Only after many hours of crazed motion did she collapse from exhaustion. Bathed in sweat and with muscles twitching, she finally sank into a brief restorative sleep. Then, a few hours later, she resumed her solitary jig. Through much of the following day she went on, fatigue rendering her movements increasingly violent and erratic." (pp. 1–2)
17 Kasım 2019 Pazar
Ev: bir sığınma meselesi
Evden anladığımız nedir? Bu karışık bir soru. Sevgi-nefret ilişkisinin tasviri karışıktır. Ama her karışıkta bir çözülme ihtimali yatar. Bu yüzden güzeldir ev üzerine konuşmak, yazmak.
23 Mayıs 2018 Çarşamba
varoş
Varoşta sağlık ocakları, mahalle ruhunun kaynadığı en önemli duraklardan. Hastaların çoğu çocuk ve yaşlı, anneler endişeyle birbiri ardına görevlilere sorular yöneltiyor. Görevliler sağlık hizmeti verirken bir yandan dert ortağı ve eğitimci gibi çalışıyor. Halk farklı nedenlerle devlet hastanelerine gitmekten imtina ediyor. Acil bir durum olmadıkça her türlü soru ve sorunları için sağlık ocağına başvuruyorlar.
Piyalepaşa Sağlık Ocağı'nın kapanmasına az kalmış, sakin saatler. Görevliler şimdi mahalleye iğne yapmaya çıkıyor. Bir tanesi, çıkmadan az önce aceleyle anlatıyor: "Çoğunluk yeşil kartlı. Genelde romatizmal ve psikolojik sorunlarla gelirler bize. Ayrıca tansiyon, şeker, soğuk algınlığı. Grip de çok fazla, özellikle çocuklarda. Burası çok doğurgan bir mahalle, bol miktarda gebe ve anne var. İnsanlar çok inançlı burada. Çoğu hapla iyileşmeyeceğini düşünüyor, iğne istiyorlar illa. Geçenlerde organ bağışı haftası vardı. Evlere gidip anlatmak istedik, kimse bilgi almak istemedi." O çıkınca, bir başka görevli sohbeti devralıyor. "Psikolojik rahatsızlıklar arasında orta dereceli depresyon çok" diyor. "Aile içi şiddetten oluyor genelde. Erkekler gamsız, kadınlar daha sorumlu, bütün işlere onlar koşturuyor; o yüzden de en fazla hastalık çeken onlar. Dertlerini çok anlatmazlar, üstü örtülü, kısa geçerler. Çoğu anti depresan alıyor ama onu da düzenli kullanmıyorlar. Sıkıntıyla bağlantılı migren çok. Akraba evlilikleri yüzünden epilepsi de çok yaygın."
'Gerçek fakir seslenmez'
Görevlinin gözlemlerine göre, evlilikler 15 yaşından başlıyor, çoğu kadın da en geç 20'li yaşların başında evleniyor. Kadınlar genelde ev hanımı, kalanı konfeksiyon veya markette çalışıyor.
Ailelerin doğum kontrolü uygulamaya çalıştıklarını anlatırken, "Yine de iki üç çocuk vardır herkeste" diyor. İnsanların kabalığından ve bilgisizliğinden dertli: "Çok yoruluyorsun burada, anlatamıyorsun. Çoğunun okuma yazması yok. Başkasının defterini getirip imzalamanı isteyen çok, imzalamazsan kavga çıkıyor. Bekletildiğini söyleyen biri geçen gün kavga çıkardı. Esnaftan yardım isteyip dışarı çıkardık. Bedava olduğu için, insanlar ihtiyaçları olmasa da kan tahlili, kolesterol ölçümüne geliyor sık sık. 18 yaşın altındakilere ebeveyn olmadan bakmamaya çalışıyoruz ama 12 yaşındaki çocuklarını yolluyorlar. Arada cüppeli adamlar da gelir, soru sorarlar ama asla göz teması kurmazlar." Kadınlarda fazla yükten çeşitli hastalıklar çıktığını o da doğruluyor. "Erkekler kendilerine bir şey oldu mu koşarak gelirler, eşlerine olduğu zaman 'Bir şey olmaz' derler. Çok fazla anemi(kansızlık) var, çoğunlukla kadınlarda; uykusuzluktan, yorgunluktan, vitaminsizlikten."
Görevli, "Parası olmayanlara mümessillerin bıraktıkları ilaçları da hayır kurumu misali dağıtıyoruz" diye yoksulluğa dem vururken, doktoru bekleyen bir kadın hasta lafa karışıyor: "Fakir seslenmez kızım. Dışarı çıkıp konuşan, ağlayanlar yırtılmışlardır. Gerçek fakir çıkıp, 'Ben fakirim' demez. Kan kusar, kızılcık şerbeti içer." Belkıs 51 yaşında, Gaziantep'ten geleli on yıllar olmuş, eşinden ayrılalı da epeyce zaman geçmiş. Bir oğlu askerde, diğer yanında, kızı ise evli: "İki sene evvel evlendirdim, mecbur borçlandık. O zamandan beri soğukta oturmaktan bronşit oldum. Ondan geldim buraya da. Dört tane ilaç yazdılar, alamıyorum, 60 YTL. Burdaki doktor da 'Onları mutlaka alman lazım' dedi. Bezginim çok, canım bir şey yapmak istemiyor kalkıp. Ne yapacağım ki?"
Önce çocuklar, ilk adres sağlık ocağı
Bağcılar Yeni Mahalle'de Sağlık Ocağı ana baba günü. Saat 11.30, 'öğlenci'lere sıra numarası verilmeye başlanıyor ama bekleme salonunda sabahtan kalanlar bekliyor. Çoğu çocuklu kadınlardan oluşan kalabalık dar koridora zor sığıyor. Bekleyenlerden bir kadın, altı yıldır şeker hastası olduğunu anlatıyor. Sağlık ocağında tedavisinin başladığını öğrenince hemen gelmiş, çünkü yıllardır devlet hastanelerinden çok çekmiş. "Üç ayda bir kontrol yapılması gerekiyor ama ben bir yıldır yaptıramadım" diyor, "Hastaneden randevu almak mümkün değil. Her zaman telefonu düşüremiyorsun, düşürdüğünde dolu diyor. Gidince de vermiyorlar." Sağlık ocağının az ilerisinde, cadde üstünde Dost Eczane var. Sahibi eczacı Zekiye Dirker, yedi yıldır bu mahallede çalışıyor. En çok çocuk hastalıkları ve soğuk algınlığı nedeniyle geldiklerini anlatıyor, ona göre en büyük problemleri 'hijyen': "Kadınlar temizliği çok sever ama eğitimsizlik var. Halıları silkeliyorlar camlardan. Geçen bir astım hastasının oğlu, 'Annem halı silkerken nefesi tıkandı' diye geldi. Evlerinde elektrikli süpürge olduğu halde hala o tozu yutuyorlar. Mahallede astım hastası çok fazla. Hem tozdan hem daha doğalgaza geçmedikleri için. Vücut hijyeni de kötü. Anne geliyor, 'Çocuk dört aylık oldu, biberonu değiştirmem gerekir mi?' diyor. Tek biberonla dört ay çocuk bakmış. Evlere gidilerek sürekli eğitim verilmesi lazım. Herkes kulak dolgunluğuyla bir şeyler yapıyor. İlaç alırken bize değil birbirlerine danışmayı tercih ediyorlar. 'Komşu şu ilacı almış, iyi geliyormuş' diye ilaç ismi getiriyorlar." Ona en çok danıştıkları konu ise 'kadın problemleri'.
Mahallenin kadınları çoğunlukla tekstil veya marketlerde çalışıyor ama evli olup çalışan az. Gençler daha farklı, genç erkekler eşlerine daha yardımcı, çocuklarıyla daha çok ilgileniyor Dirker'e göre. Yeni yasanın her yerde tedavi görme imkanıyla yoksul SSK'lılara faydalı olduğu görüşünde, "Ama sıra beklemiyorlar mı, yine bekliyorlar. İlacı zor almıyorlar mı, yine zor alıyorlar" diye ekliyor. Sosyal güvencesi olmayanlarsa, acil durumlarda 'Ne yapayım?' diye önce eczacının kapısını çalıyor: "Yoksul da olsalar, çocuklarına çok önem veriyorlar. Geçen üç çocuğu, eşi ve kendisi için grip aşısının fiyatını sordu birisi. Tanesi 16.75 deyince, 'Çocuklara yaptırayım o zaman' dedi."
zorunlu göç
Yayınlanmamış haberler #4.
Zorunlu göçün dramatik öyküleri
Farshid Moussavi
Yayınlanmamış haberler #3. Haftasonu eki için hazırlanan bu söyleşi, o günlerde içi doldurulması gereken bir basın bültenleri ve reklam kombini fasarya eke kurban gitti. Çok hoş sohbetti oysa.
Metropolde bir 'meydan'
Ümraniye’de açılan Meydan Alışveriş Merkezi’nin deneylere tutkun İranlı mimarı Farshid Moussavi, yıllardır içeriyle dışarıyı iç içe geçiriyor; cansız boşlukları hayatın aktığı kamusal alanlara çeviriyor
Ümraniye’nin sıra dışı tasarımıyla şaşırtan yeni alışveriş merkezi Meydan, 15 Ağustos’taki açılışından sonra ‘merhaba’ partisini 15 Ekim’de verdi. Ünlü konuklar arasında, eşiyle birlikte Meydan’ın mimarı, dünyada pek çok büyük ve önemli mimari projeye imza atan Londra merkezli Foreign Office Architects’in kurucusu olan Farshid Moussavi de vardı. Moussavi’yi kısa gezisinde yakalamışken, ‘deneysel’e olan inancının ve içeriyle dışarıyı, nihayet insanları tek bir yerde kaynaştırma motivasyonunun içini açtırdık.
Meydan Projesi’nin sürecini anlatır mısınız? Müşterinin ihtiyaçları neydi, siz nasıl çözümler getirdiniz?
Talep eden firma Metro bir mimarlık yarışması düzenledi, katılan ofislerden biri de bizdik. Yarışma neredeyse bir workshop gibiydi; herkes aynı yerdeydi ve tasarımı orada, birkaç gün içinde yaptık. Bize detayları anlattılar, onlara taslak olarak bu tasarımı sunduk ve bizi seçtiler. Artık mimarların yarışmalar sonucu seçilmeleri sık görülen bir uygulama. Bu yarışma oldukça basit ve verimli oldu çünkü bence aradıkları sadece bir tasarım değil, aynı zamanda üzerinde çalışabilecekleri bir pratikti.
Sizce neden ‘meydan’ fikrini seçtiler?
Yarışmaların en harika tarafı bu çünkü eğer daha önce yaptığınız bir şeyi tekrar etmek istiyorsanız, bir yarışmaya katılmanızın anlamı yoktur. Bence Metro, tipoloji üzerinde gerçekten yeniden düşünülmesini ve iddialı bir tasarım yaratılmasını istiyordu. Bizim burada önerdiğimiz, mağazaların dip dibe, kutu kutu dizildiği ve aralarında kalan alanın ‘artık’ olduğu bir küme yerine, bu alanları bir kamusal alan gibi düzenlemekti. Normalde alışveriş merkezleri kapalıdır ve bu kamusal alanlar içerde kalır. Buradaki problem, mekânın değişen iklime, ışığa vs. uyum sağlamaktan yoksun olması. Oysa burayı dışarı açmak, bu kamusal alanın gerçek bir kamusal alan olması anlamına geliyor. O zaman burası galerilerde ve alışveriş merkezlerindeki planlanmış, içerde kalan açık alanlardan daha çok, hepimizin şehir meydanlarında sevdiği, planlanmamış kamusal alanlara benziyor. Bu bölgeye has olduğunu düşündüğümüz özellikleri de kullandık. Arazinin bir köşesiyle diğeri arasındaki seviye farkı çok fazla. Ayrıca gelecekte burada yeni evlerin inşa edileceğini ve bu yönün (IKEA bölümü) büyüyeceğini biliyorduk. IKEA tarafından, daha uzaktaki park yeri tarafından ve tüm diğer yönlerden insanların buraya geleceğini düşünerek, geleceği de öngörebilen bir proje yapmak istedik. Bir şekilde bu peyzaj onları doğal bir şekilde tek bir mekana toplayacak. Farklı giriş yolları sunarak önceliklerine göre insanları ayrıştırmayacak. Tüm bunlar bu topografyayı bir şekilde yoğuruyor ve eklemliyor. Burada ‘içeri’ ve ‘dışarı’yı sert bir biçimde bölmek yerine bir orta yol bulmak fikri üzerinde oynamak istedik. Örneğin, meydandan aşağı inen peyzaj ve park yerinden aşağı inen kısım… Tüm bunların nasıl ayrışıp birleşebileceğini görmeye çalıştık. Meydan parka doğru inerken, park yeri doğal bir ışıkla aydınlanıyor; arabanızı park ederken ışığı hemen görüyorsunuz. Bu çok güzel bir vurgu, sadece araba parkını havalandırmakla kalmıyor, aynı zamanda şemanın kalbinin neresi olduğunu ve nereye yönelmeniz gerektiğini hemen anlayabilmenizi sağlıyor. Zemin, alışveriş birimlerini yutarak bir aktivite mekânı haline geliyor, topoğrafya pek çok farklı şekilde kullanılarak aktif hale geliyor. Aşağı indikçe bir oturma alanına, şelalelere dönüşüyor; yukarıya çıkan basamakları tırmandıkça sinema haline geliyor.
Bu projeyi, kurucusu olduğunuz Foreign Office Architects’in (FOA) son dönemde odaklandığı konular ve fikirlerle nasıl bağlantılandırıyorsunuz?
FOA belli bir boyuta eriştiğinden, çok farklı projelere imza atıyoruz, her proje bir peyzaj projesi olmuyor. Ama kamusal alanla özel ve ticari alanı, peyzajla mimariyi iç içe geçirmek, mimariyle şehirleşmenin ilişkisi başından beri üzerine düşündüğümüz konular. Son dönemde çok sayıda alışveriş merkezi tasarladık. Büyük bir alanı kapsayan projelerde, alana bir peyzaj olarak yaklaşmak mümkün ama tek bir büyük mağazayla ilgili bir projede peyzaja ihtiyaç yok. Böyle projelerde önemli olan binanın derisi çünkü alışveriş binaları normalde boştur, bir ön cepheye ihtiyaçları yoktur. Tüm projelerde önemli olan, şehre alışveriş rahatlığının özel dünyasından bir şeyleri geri verebilmek ama bunu yaparken kullandığımız mekanizmalar farklı farklı.
Sizce kamusal alanla özel alanın birbiri içinde erimesinin, Ümraniye bölgesi için önemi nedir?
Açıkça görüyoruz ki Ümraniye büyümesini henüz tam olarak tamamlamadı, daha pek çok gelişmeye gebe. Sadece çevremizdeki alanı biliyorum, daha geniş bölgeyle ilgili bilgim yok ama bence burada özen gösterilmesi gereken nokta, kamusal alanların toplanacağı bir açıklığa izin vermek. Unutmamalıyız ki, şehirlerde binalar arasındaki alanlar da en az binalar kadar önemli çünkü o binayla ilgili deneyiminizin birer parçası onlar. Metro’nun, işin bu kısmını da sorumlulukları arasında görmesi çok güzel. Burada, İstanbul’un çok önemli bir bölgesinde bir ticaret merkezi inşa ediliyorsa, bunun karşılığında burayı insanların hiçbir şey satın almasalar bile gelip hoşça vakit geçirebilecekleri bir yer haline getirmek önemli. Bu tür boş vakit mekanları, sadece size bir şey satmaya çalışan mekanik yerler olmamalı, sizin gündeliğinizin bir parçası, ilginç bir deneyim haline gelmeli. Hepimiz şehirde meydanlardan hoşlanırız, basitçe oturup izlemekten. Şimdi de burada bir sürü çocuk görüyorum, buraya sadece takılmak için gelmişler. Bu bana gerçekten keyif veriyor ve bence Metro’nun yapmak istediği de buydu.
‘Alışveriş merkezi’ kavramının geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Gündelik hayatımızın yerleşik bir parçası haline gelmesi kaçınılmaz mı?
Hatırlamanız gerekir ki geliştiriciler, satmadığı sürece hiçbir zaman yeni bir alan yaratmazlar. Satıyor, çünkü hepimiz bunu seviyoruz. Bu yüzden kaçınılmaz bence. Modern hayatımız ve rahatlığa olan sevgimiz artıyor, şehirlerde ulaşım arabalara dayanıyor, birçok rahatlığı bir arada yaşıyoruz. Buradaysa bir süpermarket bir hipermarketle, daha küçük mağazalarla ve sinemayla tek bir alanda bir araya getiriliyor, arabayla kolayca ulaşmak mümkün oluyor. Bir zamanlar bu yapılar şehir dışındaydı ve o zaman mimarilerinin bölgeyle ilişkili olması, kaliteli tasarımlara sahip olmaları için fazla bir neden yoktu. Fakat bunu şehrin merkezine yaptığınız anda, mimarisi, kalitesi önem kazanıyor. Bunları şehrin ortasına atılmış ve her yerde aynı işlevi görecek büyük birer baraka gibi değil, şehrin bir parçası olarak görmek gerek; onları dokuya yedirmek, dünyanın bu noktasındaki insanların şehri kullanış biçimleriyle ilişkilendirmek. Örneğin, İstanbul engebeli bir yer, düzlem değiştirmek, İstanbul’daki deneyiminizin sabit ve eşsiz bir parçası. İnsanlar buna alışıklar; rampaları, bayırları kullanmak zorunda olmak onlara korku vermiyor. Ayrıca dışarıya oturmaktan hoşlanıyor insanlar. Buraya her geldiğimde terası olan kafelerin, barların, restoranların sayısının arttığını görüyorum. Bu yüzden Meydan’ın tasarımı dış alan kullanımını en üst düzeye çıkarmayı ve bu doğa sevgisini rahatlık ve alışveriş ortamıyla iç içe geçirmeyi de amaçlıyor. Böylece o eşsiz ve farklı bir hale geliyor. Bu, buradaki belirli bağlama karşılık geliyor. Yanda IKEA, engebeli bir arazi var. Çevre henüz gelişmemiş ama kısa sürede genişleyip kalabalıklaşacak, Meydan da gelecekte bu yoğunluğun ortasında kalan bir pazaryerine dönüşecek. Çevresindeki alan kalabalıklaştıkça mekânın etkisi artacak ve yarattığı açıklık ve boşluk takdir edilir hale gelecek.
Yeni bir şehirde yeni bir bölge üzerine çalışacağınız zaman nasıl bir ön hazırlık yapıyorsunuz?
Etrafta dolanmaya, buluştuğumuz insanlarla konuşmaya çalışıyoruz ve aynı zamanda oranın sanatı, ticareti ve endüstrisiyle ilgili okuyoruz. Bu, bir yerin ayırt edici özelliklerine dair bir hızlı bir tarama gibi oluyor. Bunların hepsi mimari olamaz, bunu akılda tutmak gerekiyor; mimari bir kültürün her şeyini içeremez. Ama bulmaya çalışmanız gereken şey, mimari açıdan bazı özellikleri nasıl ele alacağınız. Örneğin buranın bin tane sonu olsun istemedik ve normalde mimarların büyük binalarla çalıştığı gibi çalıştık. Oysa havayolları veya alışveriş merkezlerinin genellikle bin tane rengi, bin tane sonu ve detayı vardır ve hepsi çok dağınıktır. Biz düşündük ki eğer burası bir peyzaj ise bir basitliği olmalı ve bu peyzaj, her büyük binada görebileceğimiz farklılaşmaları bir arada tutabilecek, birleştirici unsur olmalı. Buradaki her bir mağazanın kendi iç tasarımı, ışıklandırması vs. var ve bizim işimiz bunları birbirine bağlayacak bir altyapı sağlamak. Bunların içine sızacak az miktarda malzeme ve az miktarda detay olmalı ama içeri sızdıkça da değişmeli.
Bienal’e göz atma şansınız oldu mu bilemiyorum. Bu yılın başlığı ‘Küresel Terör Çağında İyimserlik’. Bu başlık size neler çağrıştırıyor? İyimserliğe inanır mısınız?
Ben iyimserliğe fazlasıyla inanan biriyim. Eğer umudunuz yoksa ve iyimser değilseniz, her şeyi unutup gidebilirsiniz o zaman. Bence bunu çok farklı boyutlara taşımak mümkün, bir bireyden bir insan topluluğuna, kurumlara ve milletlere kadar. Bence bu çok önemli. Bienal’in tezini okumadım; içinde siyasi bir mesaj olduğu belli ancak içeriğini bilmiyorum. Bence mimar olmanın en harika yanlarından biri, insanların yaşamlarını şekillendirmelerine yardım etmeniz ve bunun içinde zaten iyimserlik var, her tür mimarlık projesinde, yaratıcılık, inşa, inovasyon, hepsinde. Bence iyimserlik mesleğimizin basit bir parçası.
Mimari tasarımda bugün küreselleşmenin yarattığı kültür mü yoksa milli sınırlar mı daha etkili?
Bence zorluk herhangi bir projenin küresel pazarda, küresel toplumda oynadığı rol kadar bireysel alanda oynadığı rolü de görebilmekte. Yani küresel düşünüp yerel davranmak, tam anlamıyla bu.
Çok büyük firmalarla çalışıyorsunuz. Yaratıcılığınızı ve özgürlüğünüzü nasıl koruyorsunuz?
Bence büyük firmaların bize gelme sebebi, yaratıcılıkla ilgilenmeleri. Tüm müşterilerimiz büyük firmalar değil bu arada, daha küçük, tekil işlerle de ilgileniyoruz ama büyük çaplı projelerin altından kalkabilecek çap ve deneyime sahibiz ve bu tür projeler de daha büyük firmalarca destekleniyor. Bence onlar bizim aynı anda hem yaratıcı ve deneysel hem de pragmatik olabilme becerimizden etkileniyorlar; yani hem projeyi şekillendiren gerçeklerin farkında olmak hem de bunları sorgulayabilmek ve yeni bir şey çıkarmaya çalışmak. Bence Meydan bir deneydi, hem bizim için hem de Metro için ve heyecan verici tarafı da bu. Tanrı sağolsun bu kez işledi. Alınacak risklerin hesabını yaparken bol bol konuştuk ve tartıştık ama sonuç olarak iyi bir müşteri, aynı şeyi yeniden yaptırmak değil yeni bir şey denemek isteyendir. Biz koruma altındayız çünkü sevdiğimiz şey sorgulamak; nasıl tasarlayacağımızı, nasıl bir araya getireceğimizi ve nasıl düzenleyeceğimizi belirlemek.
Bozcaada
Yayınlanmamış haberler #2. Haberin ilk sunumunda, patrondan 'Oranın üzümleri kötü, ondan satamıyorlar' yorumu geldi. Haber yedeğe düştü. Tam koyduk koyuyoruz derken, bir büyük gazetemizde manşet oldu ki hükümet bir sorun olduğuna bizim patrondan daha evvel ikna olmuş, ucuz şaraplar için ÖTV'yi düşürmüş. Günübirlik çılgın yolculuk ve fotoğraflar cebe, haber çöp sepetine.
Adada bağlar 'hükümete' bozuluyor
BOZCAADA - Bozcaada, denizi ve güneşinden önce bağları için özlenen, sofralık, şaraplık üzümleri, yerli şaraplarıyla tadı damaklarda kalan bir coğrafya. Oysa son birkaç yıldır, asırlık üzüm bağları ve emektar çiftçilerin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Adanın yerli şaraplık üzümleri artık satılmıyor, zamanında aileleri geçindiren meşhur sofralık 'çavuş üzümü'nün İstanbul pazarındaki kıymeti de, ucuz rakipleri yüzünden giderek düşüyor. Adanın en önemli geçim kaynağı olan bağcılık can çekişirken, her ağızdan çıkan ortak cümle, ana sorunu özetliyor: "ÖTV büktü belimizi, hükümetin derdi değil."
Şaraptaki Özel Tüketim Vergisi'nin (ÖTV) 2005 yılında litre başına 1.5 YTL'den 3.28 YTL'ye çıkarılması, sofralık ucuz şarap üreten adalı firmaları zor durumda bıraktı. Geçen yıl stoklarını tüketemeyen firmalar, bu yıl kendi bağlarındaki üzümlerle yetineceklerini açıklamaya başladı. Çiftçilerin bazıları, genç üzüm kütüklerini aşılayarak sofralık üzüme çevirmeye çalışıyor. Bağları yaşlı olanlarsa ya sofralık üzümün geliriyle geçinmeye çalışacak ya da bağını söküp yeni sofralık üzüm ekecek ve verim alabilmek için senelerce bekleyecek.
"Üzüm parasıyla ev, altın alınırdı"
Babadan kalma bağcılık işini, pansiyon işletmeciliğiyle birlikte sürdüren 44 yaşındaki Halit Gürkol, kendi kuşağının, bağcılık geliriyle İstanbul'da lise ve üniversiteyi okuduğunu, İstanbul'da ev alabildiklerini, son 15 senede ise bağcılıkla yatırım yapılamadığını anlatıyor, "Bizim 1990'lı yıllarda turizme yönelmemiz de bu yüzden, sadece bağcılıkla geçinilmiyor" diyor. "Daha acısı, son 20 senedir Bozcaada mal satarak geçiniyor. Bağlar hızla satılıyor."
Geçim sıkıntısı ve çocuğunu şehirde okutma düşüncesi, adalıları arazilerini satıp Çanakkale'ye, İstanbul'a göçmeye yöneltmiş. Bağ arazilerinin 'İstanbullu' yeni sahipleri yazdan yaza geliyor, çoğu topraklarını boş ve bakımsız bırakıyor. Dededen bağcı Hüseyin Dinçel, buralarda üreyen hastalıkların kendi bağlarına sıçrayıp üzümün kalitesini düşürdüğünü dile getiriyor. Yalnızca bağcılıkla uğraşan Dinçel, bu işi 'sonuna kadar' sürdürmeye kararlı; bu yıl da eskisi gibi döllüyor bağını. "Şaraplık satamazsam da sofralıktan gelenle yetinmeye çalışacağız" diyor, turizmciliğe el atmaya niyeti yok. "Eşiniz 'Bir pansiyon da biz açıp kurtulalım' diye isyan etmiyor mu?" sorusuna oğlu Emir Ali, "Aynen öyle" diye cevap veriyor, baba Dinçel ise inadını açığa vuruyor: "Ben bir tek kendi bildiğimi yaparım!"
Üst kalite şarap yapılamayan Karasakız ve Vasikali gibi yerli şaraplık üzümlerin çoğu, büyük firmalardan da alıcı bulamadığından, bu yıl dallarda kurudu. Adanın meşhur sofralığı 'çavuş üzümü' de derde deva olamıyor. İstanbul'a satılan bu üzüm narin, yetiştirilmesi zahmetli. Bu yüzden çekirdeksiz üzüm gibi daha ucuz ve dayanıklı rakiplerine yetişemiyor, talibi giderek azalıyor. Çocukluğundan aşina olduğu adaya son yıllarda yerleşmeye karar veren İstanbullu avukat Dilek Razıklı, şimdi gözden düşen 'çavuş'un eskiden aileleri geçindirdiğini anlatıyor: "Anneannem de bağcı Talay ailesindendi. Bağlardan gelen üzüm parasıyla bir yılı varlık içinde yaşarlardı. Çünkü o zaman çavuş üzümü çok pahalıya satılırdı. Bağ bozumu sonrası herkes İstanbul'a, çevreye gezmeye gider, hanımlara altın setler alınırdı."
Mirasyediler, kültürü yitiriyor
Özelleşene kadar adadaki tüm üzümleri iyi fiyata satın alan Tekel'in kanyak fabrikasının çiftçiyi kurtardığını düşünen de var, atalete sürüklediğini düşünen de. Mimar Reşit Soley, adada geniş bir bağ arazisiyle birlikte bu fabrikayı da satın almış, 2005 yılında yarattığı şarap markası Corvus'u başarıyla büyütüyor. Adada kendi standartlarında üretim yapan diğer çiftçilerden de üzüm aldıklarını anlatan Soley, yerel kültüre sahip çıkmayan, yapılanmaya ve bağların yok olmasına göz yuman 'İstanbullular'ı eleştirirken, çuvaldızı biraz da ada halkına batırıyor: "Ne yazık ki Bozcaada'da bağcılık kültürü, bunu yaratan Rumların gitmesinden sonra 'mirasyedi' mantığıyla sürdü ve bu miras, artık tükendi."
'Üzüm parası'yla okutulan nesilden, Talay şarapçılığın ortağı Mehmet Talay da ÖTV'nin artması, kaçak bandrol ve haksız rekabet yüzünden altı aydır satış yapamadıklarını belirtiyor. Talay, adadaki kültürel yokoluşa da bir o kadar tepkili. "Adada binlerce yıl öncesinden kalan paralarının üzerinde bile üzüm gravürleri var. Beş bin yıllık kültürü bir anda yok ediyor olmak çok üzücü" diyor. Talay'a göre Avrupa'da ÖTV daha fazla olduğunu söyleyen başbakanın ÖTV'nin hiç uygulanmadığı, üzüm yetiştiricisi Güney Avrupa ülkeleri dikkat etmeli.
Hükümet umarsız
Bağcılara göre, hükümet şarapçılığa karşı umarsız ve hatta acımasız. Şarap Üreticileri Derneği Başkanı Coşkun Güner, hükümetin ÖTV'nin düşürülmesiyle ilgili çalıştığını ancak sonucun belli olmadığını söylüyor, çözüm için üreticilerin de kayıt altına girmesi gerektiğini vurguluyor. Adadakiler adına son noktayı ise Gürkol koyuyor: "Ben bir son göremiyorum, hükümetin geri adım atacağını düşünmediğim için. Şaraplık üzüm yok olmaya mahkum, kimsenin umurunda değil. Burada vatandaşın bir tanesi başbakana 'Bağlardan gerekli verimi alamıyoruz' dedi. O da 'Sökün, başka bir şey dikin' dedi. Bu kadar basit."
Elhamra
Yayınlanmamış haberler #1. Bu bir 'kaybolan geçmiş' haberi, Ocak 2007'de yazılmış . Editörümün haber önerilerime itiraz etmek yerine, hepsini önce yazdırıp, sonra e-posta hesabında okumadan bekletmeyi tercih ettiği bir döneme denk geldi. İlk paragrafını açıp okuması için yalvardığımı bilirim çünkü çok sevmiştim, orayı, o çınar mekanın içinden çıkan kutu kutu eski hikayeleri. Aradan aylar geçti; Elhamra, kulüp olarak yeni bir tarih yazmaya başladı. Haberse hala editörün postasında yapayalnız duruyordu. Burada daha iyi duracak.
Cadde-i Kebir’de Kaybolan Bir Sinema: Elhamra
Beyoğlu’nun büyük kısmını kül eden 1831 yangınının ardından kurulan Cine Alhamra, 1999 yılında yaşadığı ikinci yangınla perdelerini bir daha açılmamak üzere kapattı. Önceki haftalarda gece kulübü olarak tekrar hizmete sokulan Elhamra Sineması’nın tarihini, pek çok unutulmaz oyunda Elhamra Sahnesi’ni paylaşmış Genco Erkal ve Gülriz Sururi’nin anılarıyla yeniden yazdık.
Atatürk’ün sineması
Elhamra Sineması, Beyoğlu’nun büyük bir kısmını kül eden 1831 yangınının enkazı üzerine kuruluyor. Grand Rue de Pera’nın 320 numarası olan Fransız Tiyatrosu bu yangında kül olan eserlerden biri. Osmanlı’nın kentine karşı nezaketinin gereği, o zamanlar yıkılanların yerine aynı özenle yenileri konurmuş. Fransız Tiyatrosu’nun yerine İtalyan Guistiniani yeni ve muhteşem bir tiyatro yaptırmış. Eduard Salle’ın eklediği balo salonu ile burası Palais de Cristal diye anılmaya başlamış. Alhamra, 1923 yılında Elhamra Sineması adıyla yeniden açılıyor, Cumhuriyet’e de gözünü bu isimle açıyor. Geniş kadife koltukları, locaları, pirinçten duvar lambaları, Kütahya işi çinileri, balkonunda tuvaleti, her seansta 400 kişiyi ağırlayan salonu ile zamanının en çağdaş ve en görkemli tasarımlarından biri. Tanıtımı için el ilanları, kataloglar, çift yapraklı gazeteler basılan Elhamra Sineması, o günden sonra seyircilerine dünya sinemasının en gözde örneklerini sunuyor. İlk sesli film olarak bilinen 1927 yapımı Caz Şarkıcısı (The Jazz Singer) filmi 1930’da burada gösterildiğinde büyük olay oluyor. Elhamra esas şanını ise “Atatürk’ün sineması” olarak kazanıyor. Mustafa Kemal, İstanbul ziyaretlerinde yalnızca Elhamra’da film izliyor, filmlerin gösterime uygunluğunu da denetliyor. Salonun ilk iki sırasında yer alan göz alıcı, maroken koltuklar bu ziyaretler için hazırlanmış olsa gerek.
Sinema Pera’da izlenir
Giovanni Scognamillo, “Cadde-i Kebir’de Sinema” adlı kitabında Elhamra’nın da ruhunu bulduğu “başkentin başkenti” Pera’nın salonlarını ve Pera seyircisini şöyle anlatıyor: “Frenkçe adlar taşıyan, adlarını 30’lu yılların sonlarında Türkçeleştiren bir dizi salondur bunlar. Frenkçe adlarla açılan bu sinemaların çoğu müşterisi de tipik Pera müşterisidir, sinemayı ilkin şaşırtıcı bir teknik olay olarak karşılayan, daha sonra son derece çağdaş bir gösteri, sonunda toplumsal ve şık bir gösteri, bir eğlence olarak benimseyen. Böylece bu müşteriye uygun, onun zevkine uyan, onun beğenilerinin doğrultusunda olan salonlar inşa edilip dekore edilmiş, yine bu doğrultuda programlar düzenlenmiş, filmler seçilmiş, türler ve yıldızlar tanıtılmıştır.”
Pera’da sinemanın sonraki yıllarını, 1950’leri, doğma büyüme Beyoğlulu Genco Erkal’dan dinliyoruz: “İlk gençlik yıllarımda Lale Sineması’nın karşısındaki bir apartmanda oturdum. O dönemde haftada bir film değişirdi. Oturduğum evden hem Yıldız Sineması’nın hem Lale Sineması’nın büyük panolarını görürdüm. Onlar parça parça aşağı iner, üstüne yeni oynanacak filmin billboarddan daha büyük tanıtım resimleri yine parça parça konurdu. Sonra o parçalar yukarıya doğru çekilir ve o hafta ne oynayacağı, bütün resim ortaya çıkardı. Ben gece üçe, dörde kadar merakla oturup onları izlerdim. Sonra sıra sıra filmlerin hepsini dolaşırdım. Gerçekten o dönem sokağa çıktığınız vakit Yeşilçam’ın yıldızlarıyla karşılaşırdınız. Ya film setinden dönüyor ya sete gidiyor olurlardı. Taksim’den Tünel’e bir gezinti yeriydi. Orada gerçekten çok şık giyinmiş Ayfer Feray’a, Türkan Şoray’a rastlardınız, Ayhan Işık’a rastlardınız. Tiyatro yıldızlarına da tabii. Gerçekten bir Pera kültürü vardı o zaman.”
Sinemadan tiyatroya
Her yeni gün, ömrümüzden yitendir aynı zamanda. Elhamra da yıllara direnirken sık sık isim ve kostüm değiştiriyor, farklı ellerde farklı renklere, farklı kimliklere bürünüyor. Hem bir yeni soluk alıyor her seferinde hem de canından bir parça veriyor değişen zamanlara. 1936’da adı değişiyor, Sakarya Sineması oluyor. 1944’te eski adına kavuşuyor, ancak eski kimliğiyle fazla dayanamıyor. Kıyıda, köşede kaldığı, iş yapmadığı için 1962 yılında tiyatroya dönüştürülüyor.
Elhamra tiyatroya çevrilirken görkemli yapısından bir miktar feda etse de, dönemin coşkulu tiyatro seyircisine kucak açmış oluyor. İstanbul Opereti’ne ve Sururi ailesi, Toto Karaca ve Muzaffer Hepgüler’in kurduğu İstanbul Tiyatrosu’nun efsaneleşen pek çok oyununa mütevazı sahnesiyle ev sahipliği yapıyor. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu da şöhretin doruğunda oldukları bu yıllarda birkaç sezon 6 matinelerinde Elhamra’da oynuyor. Gülriz Sururi, hem Elhamra’nın İstanbul Tiyatrosu ile yeniden doğuşunun yakın şahitlerinden, hem de Elhamra sahnesinin tozunu yutmuş sanatçılardan. “Çok şaşırtıcı bir biçimi vardı Elhamra’nın” diye başlıyor Sururi ve anlatıyor: “Tiyatro boyutlarında değildi, sahnesi küçücüktü. Geniş bir yarımay veya bir D harfi şeklinde düşünün. D harfinin düz çizgisi sahne. Arkada iki sıra başka hiçbir tiyatro salonunda görmeyeceğiniz, iki sıra çok şık koyu kahverengi koltuklar vardı. Onun arkasında da bir loca ve balkon. Çok şık, havalıydı, fakat sadece şov gibi işler yapıldığından sahne düşünülmemiş. Onun arkasını sahne yapmak üzere çok mücadele vermişlerdi. Biz o sırada Karaca Tiyatro’da Keşanlı Ali Destanı’nı oynuyorduk. Ertesi yıl illa ki gelip oynamamız için babam çok yalvardı, çünkü çok kazanıyor ve kazandırıyorduk o sırada. Ben de dedim ki ‘Biz buraya geliriz ama, burayı tamir etmek lazım. Gişesini, tuvaletlerini, fuayesini.’ Hiç unutmuyorum Celal Amcam, Celal Sururi dedi ki: ‘Burası halk tiyatrosu, ya bizim seyircimiz lüks gişeden korkar da bilet almaktan vazgeçerse, pahalı gişenin biletleri de pahalı olur sanmasın sakın seyirci’. Onu ikna etmek için çok uğraştım. Sonra biz kiraya mahsuben hakikaten ciddi bir yenileme yaptık. Seyircinin ayağı zaten alışıktı, alışmayanlar da geldiler ve üç sene orada oynadık.”
Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun oyunlarında hem yönetmen hem oyuncu olarak yer alan Genco Erkal, Elhamra’nın kulis arkasını anlatıyor: “Çok ilginç tabii. Elhamra’da birbiriyle hiç ilişkisi olmayan iki türde tiyatro oynardı aynı dönemde. Bir tarafta İstanbul Tiyatrosu; yani Türk yaşamına uyarlanmış Fransız ya da İtalyan komedileri oynayan daha popüler bir halk tiyatrosu. Arkasından daha akademik diyebileceğimiz bir tiyatro, örneğin Bir Delinin Hatıra Defteri, Nazım Hikmet’in oyunları, Yaşar Kemal’in Teneke’si. Onlar oynarken biz gelirdik veya biz oynarken onlar gelirdi. Aynı kulisi paylaşırdık, aynı masalarda makyaj yapılırdı. Hepimizin birer çekmecesi vardı. Sohbet ederdik, tiyatro dünyasındaki dedikodular, günün tiyatro haberleri konuşulurdu. Bir tiyatrodan diğerine nöbet devredilir gibiydi. Aynı masada onlar makyajlarını silerken bizler makyajımızı yapıyor olurduk, ya da tersi. Birileri işlerini bitirir, tiyatroyu diğerlerine bırakırdı. O dönemde bütün tiyatro salonları paylaşıldığından hep böyle kardeşçe ahbaplıklar vardı.”
Sinema geri dönüyor, ama…
Çehresi son yıllarda biraz değişse de, Galatasaray’dan Tünel’e giden yol Beyoğlu’nun üvey evladı gibidir. Tenhadır, az dükkan, az ses, az yaşam vardır. Elhamra Tiyatrosu da bu gölgede kalmışlığı hep yaşamış bir mekân. Sokağın coşkusunu içine çeker gibi çekmemiş insanları bu han. Oraya hep müdavimleri gelmiş, şık giyimli sinemaseverler, sadık ve heyecanlı tiyatro seyircileri. Randevulaşmış gibi gelmişler, onlara bu kez nasıl bir güzellik göstereceğinin merakıyla uzaklardan koşup gelmişler. Genco Erkal ve Gülriz Sururi 60’lı yılların Türk Tiyatrosu’ndan bahsederken bir rüyayı yeniden yaşar gibiler. Haftalar öncesinden biten, karaborsada satılan biletler, yüzlerce metre uzunluktaki tiyatro gişe kuyrukları, onlarca tiyatro salonu, günde üç seans üç farklı oyun gösteren salonlar… Bu büyük tiyatro tutkusu 70’li yıllardan itibaren giderek cılızlaşıyor, Elhamra Tiyatrosu için de bir kabuk değiştirme zamanı daha gelip çatıyor. Elhamra Tiyatrosu yeniden sinemaya çevriliyor.
Elhamra Hanı’nın eski esnafı da Elhamra Tiyatrosu yıllarını büyük bir özlemle anıyor. 1960’tan bu yana Mod Kristin modaevinde çalışan Kemal Işık “İş çok yoğundu o zaman” diyor. “ Genelde çiftler gidiyordu tiyatroya, nişanlılarıyla. ‘Aa burada gelinlik de var, nikah şekeri de var’ derken giriyorlardı bizim dükkana. Tiyatro için de bazen yaka çiçekleri filan veriyorduk. Tiyatrocuların hepsini tanıyordum. Tiyatroyken İstanbul’da bir numaraydı burası. Bütün iyi sanatçılar buradaydı. Tiyatrocular burayı bıraktıkları gibi buranın seyircisi de gitti. Sonra sahibi sinemaya çevirdi.” Bir süre sahibinin işlettiği Elhamra Sineması, daha sonra Yeni Tual Filmcilik’e kiralanıyor. “Önce sinema güzeldi, babaları Hasan Tual çalıştırıyordu. Sonra oğulları aldılar, son yıllarda bozuldu. O kötü filmleri çevirince ister istemez bazı yanlışlıklar da oldu.” Bir kez adı seks sinemasına çıkınca Elhamra Sineması belli bir ziyaretçi kitlesine mahkum olmuş, hanı da mahkum etmiş. “Siz aile olarak geçerken o resimleri görünce, içeride dükkan olsa bile ‘Acaba ne dükkanı?’ diye düşünür geçersiniz. Bilen müşteri bakmaz, girer; ama bilmeyen müşteri geçiyordu.”
Yangın ve götürdükleri
Elhamra tarihinin en hazin hadisesi kuşkusuz 1999’da sinemayı kül eden yangın oldu. Kimisi elektrik kontağı diyor, kimisi faili belirsiz bir komplo. Yedi yıl metruk kalıyor Elhamra Sineması. 2006’da yeni sahibi tarafından uzun süreli bir restorasyondan geçiriliyor, 2007’ye Elhamra Club adıyla giriyor. “Kötü namından kurtuldu böylece, yeniden yapıldı” diye buruk bir sevinç yaşıyor han esnafı. Gönüllerinden geçeni sorduğumuzda ise söylemeden edemiyorlar: “Hani bir kültür sanat merkezi olsaydı, ya da bir tiyatro, yeniden…”
Sinemanın yandığını duyduğunda evindeymiş Kemal Bey, gitmemiş dükkana: “Dedim yanarsa yansın, bizim dükkan da yansın. Napayım?” Kötü filmlerden, azalan Peralılardan, hızlanan ve kirlenen Beyoğlu’ndan yorulmuş. Bu yıllanmış bıkkınlık sayesinde belki de, Beyoğlu’nun Pera olduğu zamanları bilen, öyle bir İstanbul seven tüm “eski toprak”ların dileğini bu kadar sade ifade edebiliyor: “Nasıl bir insan hastalanır, iyileşir. Buranın da bir hastalanma devri oldu, ama er ya da geç muhakkak bir gün eski günlerine kavuşacak.”
26 Ekim 2017 Perşembe
Biz mülteciler
Çeviri: Erdem Üngür








